Galip Hasan Kuşçuoğlu

Gâlibilik ve İlahi Mühür

Galip Hasan Kuşçuoğlu

Bu makale Müdafaa Dergisinden alıntıdır. 

KARGA KILAVUZ OLMAYA HEVESLENİRSE

Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri târumâr etmek zarûrîdir. Şimdiye kadar bu milletin dimağını paslandıran, uyuşturan, bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhâlde zihniyetlerde mevcud hurâfeler kâmilen tard olunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infâz etmek imkânsızdır.Ölülerden istimdat etmek, medenî bir heyet-i ictimâiye için şindir (ayıptır). Mevcud tarikatlerin gâyesi, kendilerine tâbî olan kimseleri dünyevî ve mânevî hayatta mazhar-ı saâdet kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şümûlğ ile medeniyetin muvâcehe-i şûlepûşunda (alevli ışığında) filân ve falan şeyhin irşâdıyla saâdet-i maddiye ve mâneviye arayacak kadar iptidâî insanların Türkiye câmia-i medeniyesinde mevcûdiyetini aslâ kabul etmiyorum.Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, tarikat-i medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir. Rüesâ-yı tarikat (tarikat reisleri, yani şeyhler) bu dediğim hakikati bütün vüzûhuyla idrâk edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapayacak, müritlerinin artık vâsıl-ı rüşd olduklarını elbette kabul edeceklerdir  M. Kemal Paşa” ¹

A- Kemalistliği

Hem başında “tâc-ı peygamberî”yi taşıyacak ve sırtında yeşil cübbe ile şeyhlik dâvâsında bulunacak ve hem deBehçet Kemal’le yarışacak derecede kemalist olacaksın! Bu adamdan haberdâr olduğumda, şimdi eroin imalâtçısı olmak suçundan hapiste yatan sahte şeyh Ali Kalkancı ile Fadime Şahin vak’asını hatırladım. Bakalım, bu güdümlü müteşeyyihin maskesi, nasıl ve ne zaman düşecek!.. Merakla bekliyorum.

Yukarıya aldığımız satırlar, M. Kemal Paşa hakkındaki birçok kitapta yer almış olduğu cihetle bunu sağırların bile duymamış olduğuna ihtimal verilemez. Hele tasavvuf erbâbı ve hattâ “şeyh” olduğunu iddiâ eden bir kimseni, bu sözleri duymamış olmasına aslâ ihtimal verilemez. Lâkin Gâlib Kuşçuoğlu adındaki nevzuhur bir müteşeyyih bakınız ne diyor:

“Yaşadığım o günlerin şahidiyim. Dindar yaşayan insanların Mustafa Kemal Paşa’ya <<Mehdî Resul>>dediklerin şâhidim. Çok geçmedi, birkaç sene sonra hurâfe ve bid’atların, katı kuralların mahkûmu, Allâh’ın sonsuz rahmetinden habersiz, cehennem yolundan başka bir yol tanımayan, hakikat yoksunları,<<Mehdî Resul>> dedikleri Atatürk’e <<Deccal>> ve neûzu billâh <<Kâfir>>dediler. Bu değişik düşünceyi hâlâ anlamış değilim. Ancak, İslâm’ı cinsel organlarından tanıyan, mütehassıs dindar geçinenler az değil!”

“GAYBA ÎMAN”
“O müttakî kullarım, gayba îman ederler.” (Bakara Sûresi, 3)
Bu âyet-i celileye tefekkür edersen, yalnız şahsına âid îmân zaafiyetinin ehlinden zuhûrunu açıkça görürsün. Vatanını ve milletini muâsır milletler seviyesine çıkarmak için, işgalci güçlerle yapılan anlaşmaya ters düşmeden, hayatını hiçe sayarak, Kur’ân-ı Kerim hayrânı, Din-i İslâm’ı hurafasız ve bid’atsiz benimsemiş, tertemiz İslâm’ı nâehle hissettirmeden yaşamak ve yaşatmak için, zamanı ve zemini de müsaid bulduğu kadarı ile, Din-i İslâm’ı hurâfe ve bid’ate kaçırmadan, yasaklar ve cezâî müeyyidelerle hakikatleri gerçek mecrâsına çekmek kası ile 1200 senedir ictihasız yaşanan Şeriat-ı Muhammedî’yi servet, teknoloji ve medeniyetin Din-i İslâm’a zıt imiş gibi gösterilmesini kabul etmeyen Gâzi Mustafa Kemal Paşa, işgâl kuvvetlerinin de şartlarını nazara alarak, çok sevdiği vatanını, milletini, inandığı hak din olduğundan hiç şüphesi olmayan Din-i İslâm’ı ehil olmayan, din adamı geçinen bid’at ve hurâfelerle dolu, hakikat fukarâsı, <<biliyorum>> zannı ile bilmeyerek İslâm’da tahrifât ve tahribât yapanları cezalandırarak, İslâm’ın zâhir ve bâtınını tertemiz yaşatmak kası ile ıslahâta kalkıştılar Bu ıslahatı yapmak için yeterli dînî bilgi sahibi idiler.
Ne yazık ki, bu icraatı hurâfe ve bid’at mahkûmu olmuş, inanan toplumlar bu lüzumlu hareketi din dışı zannettiler. Allâh’a yeteri kadar îman etmeyenler de Mustafa Kemal Paşa’yı Din-i İslâm’a karşı, din diye bir şey kabul etmeyen, dinsiz zannettiler. Hakikati yeteri kadar kavramaya müsâid olmayan, emr-i ilâhî ile hayat tanzimini zül addeden, <<gördüğümden başka bir şeye inanmam>> diye direnen, hakikatten yoksun, mâneviyat fakiri, mânâ yoksunu, ibtidâî düşünüp, câhiliye devrinin yaşantısından haz duyan, esas irticâın şahsında her an zuhuru görülebilen, irticâ üreten dinsiz mürtecî!.. Din-i İslâm’ı cehli ile <<yaşıyorum>>zanneden, ilim, irfâniyet, medeniyet ve güzelliklerden rahatsız olan, zamanın yaşantısından habersiz, ikinci irticâ üreten, güyâ dinli, saf mürtecî… Din dışı icraatlarını kıyâmet kadar götürmeyi vazife edinmiş kişileri aramaya zahmet gerekmez, çok yerde bulabilirsin. Emr-i ilâhîyi yaşamanın zevkine ermiş, inanan, insanları horlamayı, toplumdan dışlamayı vazife zanneden!.. Atatürk’e <<Dinsizdir!>> diye iftira atmaktan sıkılmayan, utanmayan gâfiller!..
Kendilerinin, Atatürk’ün icraatlarının bekçileri olduğunu zannedenler, nereden geldiği bilinmeyen bilge ve kahraman edâsı ile bu çarpık zihniyetlerini zaman zaman îlân ederek vazife yaptıklarını zannedenler, Mustafa Kemal Paşa’yı takdir edip, hayranlık duyan dindar insanların yalan söylediğini zannederler. Çünkü îmân zafiyeti geçiren bu zümrenin Allâh’a olan inancı îmanlarından dolayı değil, protokol icabıdır. Bu meyânda amentü’ye îmân etmiş Mustafa Kemal Paşa’ya hayranlık duyan toplumlar da az değil.
Allah, adetlerini arttırsın. Yaşadığım o günlerin şahidiyim. Mülâkât yaptığım Nokta Dergisi’nde de bahsetmiştim. Dindar yaşayan insanların Mustafa Kemal Paşa’ya <<Mehdî Resul>> dediklerine şâhidim. Çok geçmedi, birkaç sene sonra hurâfe ve bid’atların, katı kuralların mahkûmu, Allâh’ın sonsuz rahmetinden habersiz, cehennem yolundan başka bir yol tanımayan, hakikat yoksunları, <<Mehdî Resul>> dedikleri Atatürk’e<<Deccal>> ve neûzu billâh <<Kâfir>> dediler. Bu değişik düşünceyi hâlâ anlamış değilim. Ancak, İslâm’ı cinsel organından tanıyan, mütehassıs dindar geçinenler az değil!.. Onlar için kelime-i tevhid önemli olmayıp, onların şâhidi açık gözle görülürse şâhiddirler. Her zaman âşikâr olmadığından <<kâfirdir>> diye öldürürler. Bakarlar ki, mâlum ölçüleri ile yanılmışlar; <<Müslümanmış>> diye namazını kılarlar. Bu bilgelere:
“Sorsan: <<Selânik nerdedir?>> bilmez;
Bilir Cebrâil’in kaç kanadı var!..
Bu bilgelerden daha farklı bilgeler de vardır ki, onların ölçüleri maddeden öte gitmez. Mânâ onlar için bir şey ifade etmez. Hikmet ve mârifetullâh ki, metafiziktir, ilgileri dışındadır. Atatürkçü geçinirler, güyâ aydın kesim!.. O büyük insanın makamı cennet olsun. İcraatındaki maksad ve mânâyı anlamayıp Atatürk’ün icraatını ve geçici yasaklarını dine karşı kasden yaptığını zannederek îmansızlığa eşdeğer gören, öylesi işlerine gelen, kültürlü, materyalist, îmân fukarâları, Dünya’dan sonra hayat kabul edemeyen, aydın geçinen, amentü yoksunlarının emr-i ilâhîyi yeteri kadar bilemediğinden, hurâfe ve bid’atları din zannedip, başka ilim kabul edemeyen, safdirik, fakat samimi inanç sahiplerinin de müşterek yaptıkları tahrîfâtın acısını millet olarak hâlâ çekiyoruz.
Allâh’ın emirlerini bilmeden tahrif ettik. Hatanın telâfisini düşünüyor isek, gerçeklere, kanun-i ilâhîye uygun, medeniyet ve teknolojiyi de, haramlar dışındaki cümle güzelliklerin dinin anayasası olduğunu bilmemiz ve görmemiz lâzım. Lüzumlu olduğunu hâlâ anlamak için çaba göstermeyecek miyiz?! Lütfen aslımıza rücû edelim!.. (2)

Ömrünü marangozlukla geçirmiş bu müteşeyyihin şu sözlerine hakkıyla cevap verebilmek için hacmen on kat yazı yazmak gerektiği hâlde, biz, kısa bir cevap vermekle iktifâ edelim. Zira O’nın böyle hilâf-ı hakikat daha pek çok beyânı mevcuddur. Kısaca söylemek gerekirse:

1- Hiç kimse, Millî Mücadele esnasında M. Kemal Paşa’ya önce “Mehdî”,sonra ise “Deccal” demiş değildir. Gerçi, 1923 yılına âid bir avukatın “Mehdî” adında bir kitabı mevcud olmakla beraber Mehmet Ali Takiyüddinadındaki bu avukatın, bilâhare O’na “Deccal” demiş olduğuna dâir hiçbir eserde bir kayıt mevcud değildir. M. Kemal Paşa’ya “Deccal” diyen, başlangıçtan itibaren O’nunla aslâ ülfet etmemiş olan Üstad Bediüzzaman’dır.(3) Daha sonra Süleyman Efendi Hazretleri’nin talebelerinin de böyle söylemekte olduklarına dâir bir rivâyet şüyû bulmuştur. Ancak müteşeyyih marangozun bu husustaki sözü, M. Kemal Paşa’ya sadece “Mehdî” mi, yoksa aynı zamanda “Resûl” mü denmiş olduğuna dâir bir sarâhat ihtivâ etmemektedir. Cümle âlem bilir ki,”Resûl”, kitaplı peygamber demektir. O’na bu tarz bir telâkki izâfe ettiğimiz takdirde M. Kemal Paşa’nın mâhud”Nutuk”unu -hâşâ- Kur’ân mesâbesinde tuttuğunu kabul etmek gerekir. O hâlde, bu cümlede “Mehdî Resûl”ibâresini nasıl anlamak lâzım gelir? “Mehdî” kelimesinin “Rasûl”e bir sıfat olarak kullanıldığını kabul etsek mânâ itibariyle her “Rasûl”, aynı zamanda “Mehdî” olduğuna nazaran böyle bir tavsif, üstelik mürşid olduğunu iddiâ eden bir adam için ne fecî bir netice hâsıl edeceği âşikâr değil midir?

Başka bir yerde, O, bu iki kelime arasına virgül koyduğuna göre, O’nun hem “Mehdî” ve hem de “Rasûl” kabul olunduğu tarzında anlaşılması daha mâkul olmakla beraber bir fazla okumuş yazmış olmadığı anlaşılan bu güdümlü adamın “Mehdî-i Resül” demek istediğini düşünebiliriz. Mehdî’den böyle bahsedilmesi müteâmel olmamasına rağmen biz aşırı hüsn-i zan ile böyle kabul etsek dahî burada Mustafa Kemal hakkındaki O’nun diğer beyânları,Mehdîlik iddiâsından geri kalmayacak vasıfta bir meddahlıktan başka bir şey değildir. Buna dair birçok misalden sadece şunu dikkatlerinize arz edelim:

“Allâh’ın istisnâî yaratılmış seçkin kulları, emr-i ilâhînin bekçileridir. Onların bazıları irşâda, bazıları îkaza, bazıları da ıslâha vazifelidirler. Atatürk ıslah vazifesi ile vazifeliydi, şâhidim!” (4)

Mâlum olduğu üzere, Mehdî’nin vazifesi ıslahtan başka bir şey değildir. Biz bu Mehdîlik meselesini ileride başka müddeîlerin iddiaları dolayısıyla da ele alacağımızdan burada bu kadarla itkifâ ediyoruz.

2-) M. Kemal Paşa’nın halkın desteğine muhtaç olduğu ilk devresindeki söz ve hareketlerini ele alarak, bu destekten müstağnî hâle geldiği sonraki hayatında din karşıtı söz ve hareketleri görmemezlikten gelmek, bütün kemalist kalemşörlerin müşterek olan taktikleridir. Lâkin bu tavır, akıl ve mantık önünde kaabil-i müdâfaa değildir. Bir kimsenin gerçek hüviyeti, kimseye muhtaç olmadığı bir zamanda izhar eylediği fikirler ve icrâ ettiği hareketlerle tezâhür eder. M. Kemal Paşa’nın hayatındaki bu ikinci devreye âid olmak üzere en güvenilir kaynaklardan nakledilmiş olan müesseseleri yıkarken kullandığı esbâb-ı mûcibeler ortada dururken kemalistlerin bu tavrı, âlemi aptal yerine koymaktan başka bir sûretle kaabil-i izah değildir.

Bu müteşeyyih adam da aynı yolu tutarak M. Kemal Paşa’nın dinle ilgili icraatını bir “ıslah” hareketi olarak göstermektedir. Taktik icabı, “reform” kelimesini kullanmıyor. “Everest Tepesi”ni “Gobi Çukuru” ile karıştırmaktan farksız bu iddia karşısında vârid olabilecek suâllerden sadece birini soralım: Dinin eğitim ve öğretimini yasaklamak ve Ezân’ı, Kur’ân’ı türkçeleştirmeye kalkışarak dine müdâhale de mi bir ıslâh hareketidir?!.

3-) Delillerine gelince: Eski marangoz şimdiki müteşeyyih Gâlib Kuşçuoğlu, bütün külliyâtında M. Kemal Paşa’yı dindar gösterebilmek maksadıyla sadece üç tane resim bulmuş ve bunları da temcid pilavı gibi her eserinde tekrarlayıp durmuştur. Hâlbuki bunların üçü de M. Kemal Paşa’nın halkın desteğine muhtaç olduğu, birinci devresine âiddir. Onlardan birisi, Türk-Yunan Harbi devam ederken Meclis önünde yapılmış olan bir duâ sahnesidir. İkincisi, O’nun “Halife olmak istediği” zamana dâir hocalarla elinde doksan dokuzluk tespih olduğu hâlde Libya kıyâfetiyle çektirdiği ve üzerinde “Mefkûre Hatırası” yazılı resimdir. Üçüncüsü ise, yurt içi seyahatinde karşılaştığı bir hoca ile mükâleme hâlinde çekilmiş bir resimdir. Hiçbir kemalist, M. Kemal Paşa’ya âid olmak üzere, bu üç resim dışında başka bir resim gösteremez. Hâlbuki O’nun kitap ve gazetelerde dercolunmuş yüz binlerce resmi vardır. Bir bayram veya Cuma namazı, herhangi bir câmiye girerken ve çıkarken bir resmini göstersinler de biz de nazarî ve felsefî bir isistem olmayan İslâm’ın, O’nun tarafından yaşandığı bir sahneye muttalî olalım. Gâlip Kuşçuoğlu’nun külliyâtı baştan başa tarandığında, O’nun kuşe kâğıdına basılmış renkli resimlerle müzeyyen iddiâlarını te’yid için M. Kemal Paşa’nın son devrine âid olmak üzere iki uydurma vesikanın mükerreren nakledilmiş olduğuna şâhid olmaktayız. Bunlar daha önce Ahmed Gürtaş vesilesiyle değerlendirmesini yapmış olduğumuz “Ölümünden On Beş Gün Evvel Âlem-i İslâm’a Beyannâmesi” adıyla meşhur olan sahte vesika ile ondan daha çürük ve daha gayr-i mâkul olmak üzere Peygamber -aleyhisselâm-‘ın kabr-i şerifinin yıkılmasını önlemek (!) maksadıyla güya Suud Kralı’na çekmiş olduğu iddiâedilen telgraftan ibârettir.

H. Galip Kuşçuoğlu, iktibas ettiğimiz sözlerini tâkiben aynı eserde “Atatürk’ü Yakînen, Hayranlıkla Seyredip Edindiğim İntibâlarım” başlığıyla on üç büyük sayfalık metinde aynı meddahlığa devam etmekle beraber mesmûâttan başka bir bilgisi olmadığı anlaşılacak şekilde, sayısız tarihî yanlışa vücud vermiştir.

O, diyor ki:

“Tahminî sene 1930. Gâzi Evi’ne yakın Bozkurt İlk Mektebi üçüncü sınıfında talebe idim. Babam Samsun Belediyesi’nin karşısındaki Şifâ Hamamı’nı işletiyordu. Atatürk Fethi Okyar’a bir parti kurdurmuştu. Arzu ettiği Çok Partili devreye geçişte atılan ilk adımdı. Belediye seçimi vardı. Samsun’da kadınların gizli oy vermelerini yadırgayan Karadenizliler’in hayli karışıklıkla çıkardıkları söylendi. Atatürk, Samsun’a gece geldi. Olayı bastırdı ve Fethi Okyar’a emri ile kurdurduğu partiyi lağvetti.
Hâlâ etkisinden kurtulamadığım, kurtulmak da istemediğim hâtıratımı anlatmadan geçemeyeceğim: Mustafa Kemal Paşa’nın gece Samsun’a gelişini, Samsun Parkı’nda tesâdüfî, yakından seyretmiştik. Talebesi olduğum Bozkurt İlk Mektebi, Gâzi Evi’ne yakındı. Mektepte yakın arkadaşlarıma Mustafa Kemal Paşa’nın geldiğini anlatınca, yakından görmek için beş arkadaş mektebi terk edip Gâzi Evi’ne geldik. Gâzi Evi’nde hummalı bir faaliyet vardı. Meyilli olan giriş kapısının bulunduğu yan yola bakan, yükseldikçe daralan bodrum pencerelerinden mutfağı seyrediyorduk.
Sıra sıra dizilmiş kuzu etlerinin, usta aşçılar elinde ne olacağını merakla seyrederken, birden Atatürk’ün bindiği, üstü açık arabası hemen yanımızda durdu. Henüz bizden başka kimse yok idi. İnsan seli geliyordu. Amma uzaktı. Üstü açık arabada oturan Cenâb-ı Hakk’ın bu necip millletin kurtulmasına vesîle kıldığı büyük insan, bütün azameti ile yakınımızda duruyordu. Metafizik yaratılışlı, dindar kişilerin “Mehdî Resul” sıfatını yakıştırdığı büyük kahramanı, çocuk cesareti ile yakînen, seyirden ziyâde tetkik ediyordum. 69 sene evveli, o günkü hâliyle hâfızamda duruyor. O gün değil, ancak bugün Hazret-i Allâh’ın bu necip milletin esâretten kurtulmasına vesile kıldığı o muazzam sîmâyı daha normal düşünebiliyorum.
Arkadaşımıza sevgi ve muhabbetle sorduğu: <<-Mektebe gidiyor musun, evlâdım, kaçıncı sınıftasın?>>hitâbı, sanki bugün duydum gibi hâlâ hafızamdan silinmediği gibi eksilmedi de.
Henüz 48 yaşında, fakat yetmişin üzerinde gibi görünen, vatan ve millet aşkının galebe çalıp, vazife ağırlığını seve seve taşımış, buna rağmen vazife mes’uliyeti ve hâdiselerin çökerttiği güçlü insanı yakînen dinliyor ve seyrediyordum. Arkaya taranmış, beyazı siyahından fazla, seyrelmiş saçları, başının çıplaklığını kapatmaya yetmiyordu. Kan eseri kalmamış sîmasında din, vatan ve millet sevgisinin, vazife ağırlığının o büyük insanı ne hâle getirdiğinin canlı portresini içim yanarak seyrediyordum. O istisnâ yaratılmış insanı, bu gün daha iyi anlıyorum.” (5)

Bu metnin devamında, güyâ M. Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesi hususunda Mareşal Fevzi Çakmak’ın müessir olduğuna dâir hayâlî bir sahne çizilerek anlatılmakta olanlar, tamamen hilâf-ı hakikattir.

Bir kere Fevzi Çakmak, o gün Harbiye Nâzırı olmadığı gibi, M. Kemal Paşa Anadolu’ya geçtikten sonra bile O’nun ordu müfettişliği sıfatıyla Anadolu’ya geçerek Kâzım Karabekir Paşa’yı, M. Kemal Paşa’yı desteklenmemesi hususunda iknâya çalışmıştır. (6)

Tabiî, bu arada bilgili Müslümanlar’a bir tâviz olmak üzere, artık gerçek hüviyeti anlaşılmış olan Sultan Vahideddin Han’dan da “cennetmekân” (7) diye bahsetmeye ilâveten şu sözleri söylemekten geri kalmıyor:
“Sultan Vahdettin Han, vatan hâini değildir. Gerçekleri olduğu gibi anlatmanın zamanı geldi zannediyorum. Bunları milletimize olduğu gibi yansıtırsak milletin fikir bölünmeleri düzelip kardeşlik anlaşılıp cumhuriyet lâyık olduğu mecrâsına oturacak. Atatürk’ün kıymeti ve değeri bütün millet tarafından bilinip, Atatürk düşmanlığı yerine dostluğa terk edip, Atatürk istismarcılarının sermâyeleri bitecek. İflâs edecekler. Bir kısım insanlar da vatana ve millete canını dahî feda etmekten çekinmeyen büyük insanlara teşekkürü borç bilecekler, nankör olmayacaklar. Selâhiyetli, güçlü idârecilerimizden ricâ ediyorum: Vatan, millet ve Allah aşkına düzeltin… EvvelâMustafa Kemal Atatürk’ün dinsiz olmadığı gerçeğini lütfen ilâve edin. Yalnız Türkiye değil, Dünya’nın bu gerçek bildiriye ihtiyacı var.” (8)

Hâlbuki O’nun göklere çıkardığı M. Kemal Paşa, Sultan Vahideddin hakkında ağza alınamayacak hakaretlerde bulunmuştur. Bunlardan sadece birini dikkatlerinize arz edelim:

“Sakîm bir tevârüs usûlü neticesi olarak büyük bir makam, tantanalı bir ünvan ihraz edebilmiş bir sefilin, izzet-i nefsi çok yüksek, asîl bir milleti nasıl hacîl bir vaziyete düşürebileceği, o zaman, daha tabiî sûrette anlaşılır.
Filhakîka, her ne sebep ve sûretle olursa olsun, Vahdeddin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde, tehlikede görebilecek kadar âdi bir mahlûkun bir dakika dahî olsa, bir milletin re’s-i kârında bulunduğunu düşünmek ne hazindir! Şâyân-ı teşekkürdür ki, bu alçak, mevrus saltanat makamından, millet tarafından ıskat olunduktan sonra, denâetini itmam etmiş bulunuyor. Türk Milleti’nin, bu tekaddümü elbette, takdire lâyıktır.
Âciz, âdi, his ve idrakten mahrum bir mahlûk; kabul eden herhangi bir ecnebînin himâyesine girebilir; fakat böyle bir mahlûkun, bütün İslâmların halifesi sıfatına hâiz bulunduğunu ifade etmek, elbette muvâfık değildir.” (9)

O’nun burada yer verdiği diğer bir yalanı da şudur:

“Nurullah Efendi, Atatürkün sekreteri olan amcazâdesinden kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O daNûrullah Efendi’yi Ankara’ya dâvet eder. O günlerde Atatürk bir vesîle ile resepsiyon vermektedir. Sekreter;Nûrullah Efendi’yi, Atatürk’le resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi plânlar ve bu maksadla resepsiyonaNûrullah Efendi’yi de dâvet eder. Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder. O günlerde türbe, tekke ve zâviyeler kapatılmış bulunmaktadır. Söz buna intikal edince, Atatürk, Nurullah Efendi’ye der ki: <<-Efendi Hazretleri; tekke, türbe ve zâviyeleri ben kapattım. Allah bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şâyet ömrüm olursa, günü gelince, bunları yine ben açacağım. >>
Atatürk, bu hakikati , gerçek Şeyh Efendi’ye ifşâ etti. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri’ni ziyâret ettiğinde: <<-Sen rahat uyu, ey koca şeyh!.. Bu icraatlarım sizlere değil.>> dediği gerçeğini bilesin.
Zira tertip-i tanzim-i ilâhî olan gerçekler, ilânihâye yasaklanıp kaldıramazlar. Gerçekler mecrâsından saptırıldı ise, Hazret-i Allah, tekrar o gerçeği vazifelendirdiği kullarının eliyle aslına döndürüp tekrar ihyâ eder. Atatürkehline söylemekte mahzur görmediği bu hakikati anlatmakta bir sakınca görmemiştir. Aksini düşünmek, o müstesnâ yaratılmış insanı tanıyamadığının ifâdesi olur.” (10)

H. Galib Kuşçuoğlu, bu yalanı diğer bütün yalanları gibi tekrarlayıp durmuştur. “Metafizik” isimli eserinin ikinci cildinde (11) “Atatürk, Tarîkatleri İlânihâye Yasaklamadı” başlığı altında tekrâren:

“Cennet-mekân Atatürk’ün bildirisine göre, bu yasak ilânihâye değildi. Zira bu yasağında dışında tutulan istisnâî toplumlar vardı.
Atatürk’ün gönül ve kader birliği yaptığı silâh arkadaşlarının da beyânlarına göre, yasakların 15 seneyi geçmeyeceğinde ittifak etmişlerdi. İlâ-nihâye kaldırmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği gerçeğinin bilincinde idiler. Zira îmansız toplumların hayatlarının insânî yönünün hayvanî duygulardan öteye yol bulamayıp ahlâken toplumların felç olduğunu hâlâ göremeyen kaldı mı?
Peygamber Efendilerimiz’in zamanın îcaplarına uyumlu Hz. Allâh’ın tertib ve tanzim eylediği hayatları ile bizlere örnek oldukları hâlde bugün içtihad noksanlığı ile günümüze getiremediğimiz ve istesek de hemen düzeltemeyeceğimiz, mevcudun da sıfıra düştüğü ahlâk-ı hamîdenin, insanca yaşamanın hasretinin hissedildiği, Hz. Allâh’a inandığını iddiâ eden toplumlarda dahî bî-taraf bakıldığında inanç zaafiyetini görmemek mümkün mü?!..
<<Atatürk’ün ilkesidir, tâviz veremeyiz.>> demeyesin. Vatanı ve milleti için hayatını hiçe sayıp gayrıyı umursamayan, verilen dînî tedrisâtın, yaşanılan içtihadsız bırakılan şeriatın değişen hayat nizâmına uyum sağlaması gerekirken, bilgisizce, bu gerçekleri geçmiş kavimlerin hatalarından ders almayı da bilemeden ihmal ettik.
Şâhidi olduğumu evvelki kitaplarda bahsettiğim ıslâh icraatına vazifelenen büyük insan, milletinin hayat nizamını zamanın terakkiyâtına mâni olmayan, uyumlu, cumhurun hayrına cumhuriyeti getirdi. Bugünün îcâbı hayat nizamında kaçınılmaz idâre tazı demokrasiye kapı açtı.
Zamana uyumlu olmayan içtihada tâbî, değişmeyen büyük günâhlar dışında, içtihadsız kalan toplumların yaşantı tarzını tanzim ve düzene koyma gücünün ve yetkisinin olmadığından günün güzelliklerine uyum sağlamıyan içtihaddan da yoksun hükümleri geçici yasaklamakla vazifesini icrâ etmiştir. Yasaklar arzu edilen hâle eriştikçe, yasağın kaldırılmasını cennet-mekân Atatürk’ün maksadı ve gâyesi idi. Hz. Allâh’a ve Rasûlü’ne acabâsız îman eden büyük insanı rûhen rencide etmeyelim. Lütfen, bu gerçeğin farkında olalım. Bu abd-i âciz, bu gerçeğin de şâhidiyim.” (12)

demektedir.

Ne sûretle bu gerçeğin şâhidiymiş acaba? Hadi, bunu eskilerin tâbiriyle “bizim şeyhin kerâmeti, olur kendinden menkul” diyerek geçiştirelim. Fakat şu “demokrasiye kapı açtı” sözüne ne diyelim? Bizim müteşeyyih, M. Kemal Paşa devrinin diktatörlük olduğunu kabul edip buna mecbur olduğunu söyleyen, yoksa inkılâpları gerçekleştiremezdi, diyen gedikli kemalistlerden daha ileri derecede M. Kemal’e muhabbet ve hayranlık sergiliyor. Ne diyelim: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (13)

Bu müteşeyyihe: “-İnşaâllah, âhirette M. Kemal Paşa ile beraber olursun.” sûretinde duâ etsek, acaba memnun olur mu?

Gâlip Kuşçuoğlu, bu uzun yazısının sonlarına doğru bütün eserlerinde olduğu gibi kendi mürşidliğini, derecesinin büyüklüğünü anlattıktan sonra nihayet ağzından baklayı çıkararak:

Mezheb-i Hanefî, amel düsturumdur. Meşrebim, ilim yönünden benzetilecekse, tekrar ediyorum alevîyim.” (14) demektedir.

İtikâdî Sakatlıklar

Herkes bilir ki, tasavvuf yolunun ana umdesi, tezhib-i ahlâktır. Bununsa fıtraten egoist olan insanoğlunun benliğiyle mücâdele etmek sûretiyle elde edildiği mâlumdur. Hâl böyleyken bir tek tarikatle iktifâ etmeyerek pek çok tarîkatı “Gâlibî” ismiyle birleştirdiğini iddiâ eden, kendi mezar taşını “Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn… ilh.”gibi en iddiâlı sıfatlarla hazırlatmış bulunan H. Gâlip Kuşçuoğlu, bugün 92 yaşında olduğu hâlde (15) eserlerinin hemen hepsinin baş tarafında ve sonlarında renkli, kuşe kâğıdına basılı nefsânî methiyelerle süslemiştir. Bunlara bakanlar, derhal anlarlar ki, bu marangoz eskisi müteşeyyih etrafına toplayabildiği saf insanların dağılacaklarından korkmasa, aynen Firavun gibi “Ene Rabbükümü’l A’lâ” (16) diyecektir. Bunu dememek için ketm-i nefs ettiği kendinden bahsettiği her satırda anlaşılmaktadır. Lâkin bu medhiyelerde o kadar ileri gidilmiştir ki, akaidin sağlam kalmış olmasının imkân ve ihtimali yoktur!..

O, “Rahmet Damlaları” (17) isimli eserindeki “İlâhi Mühür” başlıklı yazısına şöyle başlamaktadır:

“Mânâ ve maddesi ile şâhidler huzurunda zuhûr eden, hayl, sâdık kullarının mânâsı ile onları da şâhid kılan Hazret-i Allâh’ın lutuf ve ihsanı mânevî vazifemin tasdiki olarak ihsan edildi. Sen de bil, inan!..
Zuhûr yeri metafizik kitabının 153. sayfasının başına, fiziki zuhûrâtın ötesinde, büyük rahmet-i ilâhiye ve metafizik olay… Yazdığım kitapların kapağına şerefle aldığım mühr-i ilâhîyi minnet ve şükranla bildirmek, tekrar ve tekrar bildirmek vazifem olduğum gibi, bu abd-i âcizin aşkım, şevkim, kıvancım ve şükrümdür.
Hazret-i Allâh, sâdık kulunun mânâsında buyurdu: “Biz bu mührü, Gâlip Efendi’den başkasına basmadık.”Mühr-i ilâhî, abd-i âciz şahsıma lutfedildi. Dolayısıyla dergâhımın da şeref madalyası oldu. Yazdığım tasavvufî kitapların dış kapağın yüzünde gösterildiği gibi, Hazret-i Allâh’ın bu abd-i âcize ihsânı olan mühr-i ilâhîden hece taşımı da mahrum etmeyin, ricâm olur.
Yazının dışında, altın yaldızlı tabloda büyütücü cihazlarla orijinaline bakıldığı zaman derinden Kur’ân yazısına benzer harflerin su gibi aktığı görülüyor.
Ne yazdığı sadâkatinden şüphe edilmeyen Şenol Çelik Efendi’nin mânâsında. Teferruâtı dosyada mahfuz.” (18)

Yazıda Bahsi Geçen Sözde “İlahi Mühür”

Bu iktibas ettiğimiz satırlarda kendisine atıfta bulunulan “Metafizik-1” adlı kitapta ise, daha da ileri gidilerek deniliyor ki:

“İşte akıl ve mantığın, fizikî ilmin çözemediği ve çözemeyeceği, incelemeye müsâid ve açık bir metafizik olay:

Peygamber Efendimiz’in doğum gününde bayram ettiğimiz Mevlid Kandili günü, 1999 senesi 24 Haziran bilgisayarda yazdıklarımı dosyalamak için printere yazdırıyordum. Altmışıncı sahifenin başında çift çizik çerçeve içerisinde -çerçeveler alışa geldiğimiz çerçeve cinsinden değil- 12,5 cm boyunda, 12 mm eninde, sarı altın yaldızlı zemin üzerine kırmızı ve yeşil noktacıklarla sahifenin kenarında, üstünde de yukarı kenardan sahife nizamına ve düzenine uymayan, ekranın ve printerin sahli olmasan, ekrânda dahî görünmeden, bir daha yazmak ve yazdırmamıza imkân olmayan, çeşitli renklerle bezenmiş, bazı yerlerine Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu kûfî yazıya benzer, çıplak gözle zor görülen esmâlarla ve mühürlerle bezenmiş bir logo belirmişti. İzahından teknolojinin ve akılcı dinin âciz kaldığı…
Her ne kılmışsa adâlettir; Cenâb-ı Kibriyâ,
Her kazâya, her belâya kıl rızâ, Allah kerîm.
İmânına sahip ehl-i îmanı bu ve buna benzer zuhûrât iman ehli olanları rahatsız etmediği gibi inançlarının zevkine zevk katar.
Olay, yüksek tahsil görmüş, mânâ cilvelerine çok âşinâ Mehmed Şen Efendi ve Târık Küçükkalıpçı Efendi’nin de huzurunda zuhur etmiş, Hazret-i Allah, onları da şâhid kılmıştı. O sahife üzerine hiçbir cihazın dahli olmadan mührün gökten düşer gibi zuhûru, o efendileri de hayretler içerisinde bırakmıştı.
Her tarafı kûfî yazılarla ve mühürler ile bezenmiş levha üzerine siyah lâtince yazı ile akılcı ulemâyı şoke edecek lâtin yazısı ile bu abd-i âcizin kimliğini ve icâzetini yazıyor; Hazret-i Allah c.c.:

Mühür

60. sahifede perişanlığımı, aczimi anlatıyordum. Yeteri kadar bilmediğim için bocaladığım, hiçliğimi göstermeye çalışıyordum. Yaratanıma neyi gösterecektim ki?!.. Tertip ve tanzim O’nun halk etmesi değil mi?

Sonradan anladığıma göre, mensup olduğum şeyhime karşı saygısızlığımın cezası imiş. Bizâtihî şeyhim efendimin lisânından ihsan ettiler. Bu uyarı ile abd-i âcizi cümle Allah kullarına ibret olsun diye, normal yaşamaları için tasavvufun inceliklerinin sevgi, muhabbet, Allâh’a îman ve dosdoğru yürümenin esas olduğunu izah etmeye yetkili kıldılar.
Bu metafizik olayı, bütün çıplaklığı ile okurlarıma ve ihvânıma anlatmak istiyorum. Aczimi itirafımla yetiniyorum. Başka gücüm yok!..
Aynı mührü, kitapta göstermeye çalışacağız. Nedenini arıştır. Zevk alacağına, inancını muhafaza çerçevesi ile takviye edeceğine şüphem yok, inşallah!. Allâh’ın varlığına, birliğine inananlar için bu tecelliyât*ı ilâhîde çok çok ibretler ve hikmetler var. Lütfen, bu hikmet-i ilâhiyyeye âşina ol ve yaşa!.. Şunu bil ki, bu, Allâh’ın âciz kulu, yaratılışım ve Rabbıma olan îmanımın îcabu Peygamber Efendimiz’in tebliğ buyurduğu ahkâmın zerresine dahî itirazkâr yaratılmadığım gibi, gene Rabbımın tecellîsi, sahtekârlığa, düzenbazlığa, dini istismara hayatının hiçbir safhasında yer yok. İtimad et! Zarar etmezsin! Amma verilen irâdeni iyi kullan. Hazret-i Allâh’ın rahmetiyle ihsan eylediği mühr-i ilâhî inanıyorum ki, hem madde ehline, hem de nâehil tarafından ezilegelen mânâ ehline hakikati göstermekle ferahlatacaktır. Çünkü bu rahmet-i ilâhiye yalnız şahsıma münhasır olmayıp bütün insanlığa mahsus rahmettir… Susamış kişinin çeşmenin başında durmakla susuzluğu geçmeyeceği gibi, “bal, bal” demekle ağzın tatlanmayacağını bil!.. Benim aczimi değil, Hazret-i Allâh’ın büyüklüğünü gör ve bil ki: Yemin ediyorum, abd-i âcizin mânevî vazifemi belirliyen mührü, Hazret-i Allah bastı!..” (19)

Gâlip Kuşçuoğlu, bu ifâdeleri -aşağı yukarı aynı mâhiyette olmak üzere- bir kere de “Metafizik II” adlı eserinde tekrarlamıştır. (20)

Ben şahsen sapıklığın bu derecesine ilk defa şâhid olmaktayım. Bilmem okuyucularımdan bunun bir benzerine şâhid olmuş bulunan var mıdır?!.

Allah, bu marangoz eskisine -hâşâ- bir mühür ihsan etmiş!.. Hem de internet ekranında gerçekleşen bir mûcize sûretiyle!.. Aklıma televizyonlarda arada sırada seyrettiğimiz illizyonistler geliyor. Fakat onların da mârifetlerini gerçekleşmiş gibi göstererek bir kısım saf Müslümanlar’ı aldatmaya çalıştıklarına aslâ şâhid olmuş değiliz!..

Unutmadan söyleyeyim ki, bu iddiâ, İskender Evrenesoğlu’nun kendisine -hâşâ- vahiy geldiği iddiâsı ile bir benzerlik arz etmekteyse de, O, yine hiç olmazsa bu yanlışını M. Kemal Paşa methiyesi için kullanmamaktadır. Bu vesileyle şunu da ifade edeyim ki, İskender Evrenesoğlu’nun şerîr cinnîlerin kontrolü altında bulunan bir ruh hastası mı yoksa sapık mı olduğu hususunda mütereddid olduğum hâlde O’ndan ileride bir nebze bahsetmek niyetindeyim.

H. Gâlip Kuşçuoğlu’nun bu “keramet” ve “mûcize” sapıklığı sırf kendisine mahsus ferdî bir hâdise değildir. O’nun bazı müridleri de bazen Cenâb-ı Hakk’ın ve bazen de Hz. Peygamber’in hitâbına mazhar (!) olabilmektedirler. Fakat tuhafı şu ki, -müteşeyyih efendinin tâbiri vechile- bu hitaplarda her nedense daimâ H. Gâlip Kuşçuoğlu’nun külliyâtını karıştıranlar, O’nun yakınlarından bazılarına atfen, “Hitâb-ı İlâhî” başlığı altında kûşe kâğıdına basılmış sayfalar dolusu beyânla karşılaşmışlar. Sayfa numarası verilmeyen o beyânlardan örnek olarak bir tekini dikkatlerinize arz edelim:

“HİTÂB-I İLÂHÎ

Hayrullah Sofuoğlu’nun mânâsınaf lutfedilen Hitâb-ı İlâhî.
Mânâmda Antalya’dan evlâdınız Târık Efendi ve birkaç arkadaş bir yerde toplanmışlardı. Târık Efendi, onlara:<<-Ben mânâmda Hz. Allâh’ı gördüm.>> diye anlatıyordu.
Ben de onlara: <<-Ben de Hazret-i Allâh’ı gördüm.>> dedim ve şu mânâyı anlattım.
Hz. Allah, beni karşısına aldı: <<-Hayrullah Efendi!.. Git, Gâlip Efendi’ye selâm söyle. Onu çok sevdiğimi, O’ndan çok râzı olduğumu söyle, kendini üzmesin!.. Ve benim için yanaklarından öp!>> buyurdu.
15 Haziran 2003 -Hayrullah Sofuoğlu-Konya”

Bunlara ilâveten bütün külliyâtında ayrıca marangoz eskisi müteşeyyihten bahseden birçok gazete küpürü de dercedilmiştir. Bu hâliyle O’nun eserlerinde asıl maksadım kendi büyüklüğünü veya yüceliğini (!) te’yid ve tescil olduğu ve ön plânda bunun bulunduğu görülmektedir. Nefsini böylece kendi eserleriyle yücelten müteşeyyihimiz övünmeye doyamamış olmalı ki, zaman zaman “abd-i âciz” gibi ifâdelerle aşırı bir tevâzua sığınmaktadır. Mâlum olduğu üzere bu tavrın şer’î isimlendirilişi “ucub”tur ki, bu kibirden de beter bir nefis hastalığıdır!.. O’nun böyle daha pek çok sapıklığı vardır. Onlardan da misal kabîlinden bir-ikisini zikredelim:

“<<Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin.>> diyen meâl ve tefsirler, Kur’ân’ın rûhuna ve rahmet-i ilâhiyeye tamamı ile aykırıdır. Uygulaması da imkânsız olup bu yanlış tefsir, semâvî dinler arasında düşmanlıktan başka bir şey getirmemiştir.” (21)

“…Bu âyet-i celilenin neresinden İsa (aleyhisselâm)’ın tekrar Dünya’ya geleceğini çıkardılar? Hayret!.. Gelmesi ile neyi sağlayacaklar? Onu da anlamış değiliz.

Türk Milleti’nin medâr-ı iftiharı, kendi kendini yetiştirmiş, birbuçuk sene Diyânet İşleri Başkanlığı vazifesinde bulunmuş, Suudî Arabistan’ın merkezi Riyad’da İmam Muhammed Üniversitesi’nde yedi sene tefsir öğretmenliği yapmış Prof. Dr. Süleyman Ateş Efendi (22), <<Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri>>nde gerçeği şöyle anlatıyor: <<Müfessirler, bu âyeti, İsa (aleyhisselâm)’ın gökten ineceğine delil sayarlar ve bu konuda bazı hadisler zikrederler. Gerçekte âyette böyle bir delil ve anlam yoktur. Nitekim Taftazânî ve bazı âlimler de âyette İsa’nın ineceği hakkında bir delil görmemişlerdir.>>” (23)

“<<İslâm’ın beş şartı>> diye emr-i ilâhî yoktur. Böyle bir emr-i ilâhî var mı? Bulamadın. Bulamazsın.” (24)

“Din-i İslâm’ın umûmun tek dini olduğunu, Hz. Allâh2ın bildirisi ve buyruğu olduğunu kabul ederek cümle kullarına da bu gerçeği anlatmayı bilerek kabul ettirebilir isek.. İslâm’da 5 şartın olmadığını Muhammedîler’e anlatır, iknâ edebilir isek…” (25)

“Ağustos 1993 tarihinde mânevî meclisin kararı ile Kâdirî ve Rufâî tarikının rahmet zuhûru birleşimi<<Gâlibî>> olarak kol lutfedildi. O mecliste bulunan Allâh’ın rahmet sıfatlarının tecellî ettiği yol bahtiyarlarıGavsu’l-Azam Seyyid Abdülkadir Geylânî, Seyyid Ahmed er-Rufâî, Şeyh Ahmed Yesevî, Şeyh Kuddûsîdaha nice mânevî büyüklerimiz tebliğleri ile hayli kişilerin mânâlarında da zuhûru görülmüş ve dosyada mevcuddur. Rabbim lâyık kılsın ve bütün kullarına istifade etmelerini nasip eylesin. Âmin. Rabbımın lütf ı ihsânı olarak <<Gâlibîlik>> kolu verildi.” (26)

“Hazret-i Allâh’ın Kur’ân-ı Kerim’de bildirisi, <<Allah vardır.>> diyen kula îman ve bilgi ölçüsüne girmeden, bedevî dahî olsa, emr-i ilâhîye uyarak <<müslümandır>> diyebilecek misin?!
Bu emr-i ilâhîyi evvelâ katı telkinlerle doldurulmuş nefsine anlatabiliyor musun? Şimdiden sonra bari emr-i ilâhîye uygun bilgi edin de, <<Allah vardır>> diyen hemcinsine <<müslümansın>> demenin cesaretini göster; bilmeden hemcinsine zulmetme!..” (27)

“Mecbur isminde, Çankırı’nın köyünden bir marangoz ve ağaç oymacısı candan ve samimi bir arkadaşım vardı. Kendisi yarım hâfızdı, ama beş vakit namaza pek yüzü yoktu. Fakat îmanlı bir müslümandı. Çankırı’da hayli işlerini yaptım. Parasını aldım. Çünkü ben O’ndan daha iyi usta idim. Mizaçlarımız bir birine benzeyen uygun arkadaştık.
Zaman geldi ki, Ankara’da benim atölyem, O’nun da Yenişehir’de atölyesi vardı. Arkadaşlığımızdan bir şey eksilmemişti, ama pek sık görüşemiyorduk. Bir gece mânâmda; beni Hz. Allâh’ı göstermek için götürüyorlar ve girdiğimiz binada Allah diye gösterdikleri marangoz Mecbur!.. Hayretimden donakaldım!..” (28)

Sırf şu beyânın bile bu müteşeyyihin şeytanın veya şerir cinnîlerin sultası altında olduğunu göstermiyor mu?! Şerîr cinnîler veya onlardan beter olan şerir derin devlet mensuplarının!..

Son olarak müteşeyyihleri ile birlikte bazı mürid taslaklarının da akıl ve ruh sağlığı bakımından mâluliyetlerini gösteren sayısı beyânlardan birkaç örnek zikrederek bu bahse nihâyet verelim:

“Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim olmuş ve seçimi, Hollywood’un ünlü film yıldızlarından Andy Garciakazanmış. Bu sırada içeriye eski başkan Bill Clinton girdi ve yeni başkan Andy Garcia, eski başkan Bill Clinton’a aynen şu soruyu sordu:
“-Mutasavvıfîn kimdir?”
Başkan Bill Clinton da aynen şu cevabı verdi:
“-Gâlib Hasan Kuşçuoğlu’dur.”
K. Hakan Bademoğlu” (29)

“Peygamber Efendimiz, <<Tasavvuıf ve Zikrullah>> kitabını göstererek buyurdular ki:
“-Gâlip Efendi, Kur’ân’ı öyle güzel tefsir etmiş ki, Kur’ân, ancak böyle muhteşem tefsir edilir. En güzeli, hakikisi bu. Hiç kimse Kur’ân’ı, Gâlip Efendi gibi anlayıp yaşamadı.” (30)

Hâlbuki O’nun külliyâtından kendisi ve M. Kemal Paşa hakkındaki yalan, yanlış medhiyeler -bütün mükerrerleri ile birlikte- çıkarılsa, geriye incir çekirdeğini doldurmayacak mesmuâttan başka bir şey kalmaz!.. Üstelik bunlar da diyalogcuları tedâî ettiren sayısız yanlışla mâluldürler. Buna dâir tek bir misal zikredelim:

“Allâh’ın emrine, Rasûlü’nün tebliğ ettiği şeriatına bilmeden muhâlefet ettik. Bizim yaşantımıza benzemeyenlere ibâdet ve taatları bizim yaptığımıza benzemez ise, <<gayr-i müslimdir, kâfirdir, gâvurdur>> dedik. Allâh’ın rahmetini kalıplaştırdık. İmam ve mutasavvıf Kuşeyrî’nin izah ettiği gibi Hazret-i Muhammed () âlemlere rahmet olarak gönderildi. Elbette doğru. Ama sen bu rahmeti gazab-ı ilâhîye dönüştürmeye çalışıyorsun. Yapma! İslâmiyet bu değil.
<<Muhammedün Rasûlüllâh demeyen cehenneme gidecek!..>> fetvâsında ısrarın, hakikat dışı düşünce ve telkînin ile, âhir zaman Peygamberi’ni Âlemlere rahmet olarak değil de rahmetin alternatifi imiş gibi göstermeye çalışıyorsun. Sayısız milyarları insafsız ve merhametsizce cehenneme at, bunun ismine de <<İslâm>> de. Suçları ne imiş bu günahkârların: <<Muhammedün Rasûlüllâh>> dememişler.
İmanın şartındandır: Allâh’ın cümle elçilerini ve semâvî kitapları kabul etmedikçe îman etmiş sayılmaz, ama bizim hakaretimiz bu mânâyı yansıtmıyor!..” (31)

Bu güdümlü müteşeyyih ve müridlerinin bir hayal âleminde yaşadıklarına ve kendilerini Cihan’ın mânevî sultanları sandıklarına dâir ortada sayısız beyân mevcuddur. En son olarak bu safsataya dâir bir misal zikredelim:

“Büyük bir konferans salonunda oluyoruz. Dünya’daki bütün ileri gelen din adamları (Mûsevî, İsevî ve diğerleri)hepsi yerlerinde oturuyorlardı. Ssece ön tarafta bir koltuk boş duruyordu ve yanında Vatikan’ın en yetkili din adamı Papa 2. Jan Paul ayakta duruyordu. Ben o anda, <<Bu koltuk neden boş?>> diye düşünürken, oranın Efendime âid olduğunu hissediyordum. O sırada siz geldiniz. Yerinize oturdunuz. Bizlere anlattığınız çağa uyumlu İslâm’ı onlara da anlattınız.

Papa 2. Jan Paul dedi ki:
<<-Arkadaşlar, benim ayakta durmamın nedeni Türkiye’den gelen Gâlip Hoca, bizim yüzeysel bildiğimiz Din-i İslâm’ın özünü anlatacak, onu bekliyorum.->>

Gerçek mutasavvıflar derler ki, insanoğlunu en son olarak terk eden ihtiras, riyâset, yani baş olmak ihtirasıdır. Bu söz, riyâset ihtirasının insan benliğinde derin bir sûrette kök salmış olduğunu gösterir. Tasavvuf ise, evveliyetle mücâhede-i nefsiyyedir.

Bu durumda bir kimse, seyyid, şerif, gavs, kutup, Peygamber’in yeryüzündeki yegâne vârisi olacak, kendini bütün insanlığın irşâdına memur bilecek, bu uydurma meziyetleri (!) ketmetmeyerek kendi yazdığı eserlerle (!) zâhirde de bir şöhret elde etme gayreti güdecek!.. Pes doğrusu… Böyle dehhâmeleşmiş bir nefis tezâhürüne ben ilk defa şâhid oluyorum. Eskiler, “Şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur.” derlerdi. Bu müteşeyyih, müridlerin uçurması ile tatmin oluyor. Arada bir “abd-i âciz” tarzındaki kelâm rüşvetinin de tereddüde mahal olmayacak bir sûrette”ucub” olduğu açıkça müşâhede olunuyor.

Bu bahsi, müteşeyyih efendi ile nasıl teşerrüf ettiğimi (!) anlatarak bitirmek isterim:

Şaşırmayınız, ben O’nunla bir çöp bidonunda teşerrüf ettim!.. Anlatayım:

Bir gün çöp dolu bir poşeti, Belediye’nin yol kenarına koyduğu bir çöp bidonuna atarken orada bir kitap olduğunu gördüm. Onu elime aldığımda “Gâlibî Vakıfları” isimli bir kitap olduğunu gördüm. Kitap, birkaç parça hâlinde yırtılarak oraya atılmıştı. Rengârenk kûşe kâğıda basılmış bu propaganda kitabı, M. Kemal Paşa medhiyeleri ile başlıyordu. Ayıp değil ya, o güne kadar Gâlip Kuşçuoğlu adındaki bu müteşeyyihten hiç haberdar değildim. Hâlbuki herifçioğlu, televizyonlara çıkmış, gazetelere haber olmuş imiş. Bunları o propaganda kitabından öğrendikten sonra bu adamı daha yakından tanımak için araştırma yapıp külliyâtına ulaştım. Bu eserde O’nun da tarafımızdan cevaplandırılması mukaddermiş ki, O’ndan bu sûretle haberdar olabildim!..

Bu ekran mûcizeli müteşeyyihin şeriata da, tarikat da aykırı sayısız beyânına hakkıyla cevap verebilmek için aslında müstakil bir eser yazmak gerekirse de şimdilik bu kadarının dahî kâfî geleceği kanaatindeyim. Böyle insanların büyülediği meczubâne müntesipleri uyandırmanın ekseriyâ mümkün olmadığını bilmeme rağmen benim bu yaptığım bir “emr-i bil mâruf, nehy-i anil münker” olmak itibariyle -hiç olmazsa şahsî mesûliyetten kurtulmamızı sağlayacağı cihetle- yine de şüphesiz faydadan hâlî değildir!..

Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun!…

Mudafaa Dergisi – Ustad Kadir Mısıroğlu

Dipnotlar

1. M. Kemal Paşa‘nın 31 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu Türk Ocağ’ında yaptığı konuşmadan.
2. H. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik, Antalya, 1999, sh: 12 vd.
3. Tafsilât için bkz: Kadir Mısıroğlu – Sarıklı Mücahidler, İstanbul, 2010, sh: 324 vd.
4. Bu müteşeyyih, bu yakışıksız ve hilâf-ı hakikat sözlere, külliyatında birçok kereler yer vermiştir. Hem de M. Kemal Paşa‘nın gâyet mahdud olan dînî görünüşlü, renkli kuşe kâğıdına basılmış resimlerinin altında olarak!.. Bunlar numaralanmamış sahifelerdir.
5. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e, sh: 30 vd.
6. Bu husustaki tarihî gerçek, Kâzım Karabekir Paşa‘nın ifâdesiyle şöyledir:

“Sabahleyin ziyâretine gittim. İki saat kadar münâkaşa ettik. Fevzi Paşa‘nın en mühim vazifesinin, beni görmek olduğunu anladım. Mustafa Kemal Paşa‘yı tutmaklığımın felâketini, istikbâlde bednâm olacağımı anlattı. Söylediği iki şey şunlardır:1- Yegâne istinadgâhları sen olan M. Kemal Paşa, muhteris ve menfaat düşkünüdür. Maksadı, şekl-i hükümeti değiştirmek, diktatör olmaktır. Ahlâkça herkesçe fenâ tanınan bu zâtın, milletin başına belâlar getireceğini seni seven bütün arkadaşlarımız ve ben yakînen biliyoruz. Ali Fuat Paşada muhterisin biridir. En îtimad ettiğin, İsmet de aynı fikirdedir. Ve benim gibi O da seni îkaz etmek fikrindedir. Bunların hiçbir kuvveti olmadığı hâlde sen bunlara kuvvet veriyorsun. Âtinin vahim vaziyetlerinde omuzlarına büyük mes’uliyet alıyorsun. Kendisinin İstanbul’a celbine sen mâni oluyorsun. Buna zahîr olma!.. Bunu milletin, memleketin selâmeti için sana benim ve birçok arkadaşlarımızın samimî olduğundan ve senin bu vatana olan namuskârâne fedakârlıklarını herkes bildiğinden söyleyemeyi bir vazife bildim.

2- M. Kemal Paşa, yâverlerini de meb’us yaptırıyormuş. Bu gibi meb’usların yapacağı fenâ tesiri de düşünmelisiniz.” (Bkz: Kâzım Karabekir – İstiklal Harbimiz, İstanbul, 1969, sh:372 vd.)

Kâzım Karabekir, bu sözlerini şu dipnotla da teyid etmiştir:
“1338 senesi son aylarında bir gün Bursa’da aynı Fevzi Paşaİsmet‘i de telmih ederek:
<<-Biz, Mustafa Kemal Paşa‘yı diktatör yapacağız.>> demiştir.
Yine ikimiz baş başa idik. O günlerin hâtırâtımda tafsilât ve rûhî tahlilâtu vardır.” (bkz: a.y.)

7. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: 32
8. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: –
9. M. Kemal Atatürk – Nutuk, sh: 423
10. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: 35
11. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik 2, Antalya, 2003.
12. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: 192 vd.
13. “El-mer’u maa men ehabbe” (Hadîs-i Şerîf) yani kişi sevdiği ile beraberdir.
14. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik 1, İstanbul, 2010, sh: 41 vd.
15. Yaşlılık, nefsânî arzuların tavsadığı bir mevsim olduğu hâlde şu adamdaki uçsuz bucaksız riyâset sevdâsının, yaymaya çalıştığı bâtıl fikirlere –M. Kemal Paşa misâlinde olduğu gibi- şükûh (münâkaşa edilemez bir otorite) ile destek sağlamaktan başka bir sûrette kaabil-i izah değildir.
16. “Ben sizin en yüce Rabbbinizim!..” demek olup Kur’ân-ı Kerim’in Nâziât Sûresi’nde (âyet, 24) geçmektedir.
17. Gâlip Kuşçuoğlu – Rahmet Damlaları, İstanbul, 2010
18. Gâlip Kuşçuoğlu – Rahmet Damlaları, sh: 57.
19. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik 1, İstanbul, 2010, sh: 149 vd.
20. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik II, Antalya, 2003, sh: 206 vd.
21. Gâlip Kuşçuoğlu – Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik, İstanbul, 2010, sh: 166
22. Süleyman Ateş‘in bu ve benzeri sapık fikirlerine müteâkıp cildde gereken cevaplar verilecektir.
23. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik 1, sh: 79
24. Gâlip Kuşçuoğlu – Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik, İstanbul, 2010, sh: 48.
25. Gâlip Kuşçuoğlu – Metafizik II, İstanbul, 2010, sh: 113
26. Gâlip Kuşçuoğlu – Tasavvuf ve Zikrullah, İstanbul, 2010, sh: 86.
27. Gâlip Kuşçuoğlu – Kur’ân’da Tesettür, Hicab ve Edeb, İstanbul, 2010, sh: 62.
28. Gâlip Kuşçuoğlu – Rahmet Damlaları, İstanbul, 2010, sh: 166.
29. Gâlip Kuşçuoğlu – Rahmet Damlaları, Antalya, 2001, sh:78.
30. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: 68.
31. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: 104.
32. Gâlip Kuşçuoğlu – a.g.e., sh: 76.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s