Anladınız mı?

ŞİMDİ anladınız mı dinlerarası diyalog ve hoşgörü neymiş?..

Ilımlı ve light İslam neymiş?..

Yüz çeşit, belki de bin çeşit dinde reform, dinde yenilik, dinde değişim, İslamcılık, Mealcilik, Protestanlık cereyanı neymiş?

Hâlâ anlamadınız mi, Ehl-i Sünnet İslamlığını niçin yıkmak istiyorlar?

Kur’an, Sünnet, Şeriat İslamlığını yıkıp, onun yerine niçin Fazlurrahmanın Tarihsellik ve Tatiliye mezhebini getirmek istiyorlar?

Camilere erkek Müslümanları niçin çağırmıyorlar da, kadınları çağırıp duruyorlar, sebebini anlayamadınız mı?

Müslüman halk ve gençlik İslamı ilmihal kitaplarından değil, Kur’an meallerinden öğrensin diye çırpınmalarının sebebini hâlâ sezip kavrayamadınız mı?

Allah gerçek bir Janus’tur diyen zındığı baş tacı etmelerinin sebebini hâlâ çözemediniz mi?

Tek bir Ümmet olması gereken Sünnî Müslümanları niçin, birbirinden kopuk bin parçaya, gruba, hizbe, fırkaya ayırdılar?

Müslümanların başında niçin râşid, âdil, âbid, muhlis bir İmam yok?

Okullarda mecburî okutulan, M. Kemal resimli, Gençliğe Beyannameli, besmelesiz din kültürü kitaplarının hangi gayeye hizmet ettiği hâlâ fehm ve idrak edemediniz mi?

Mübarek kandil gecelerinde kapalı spor salonlarında kadın erkek karışık oturan kalabalıklara, genç ve güzel kızlar tarafından okunan dinî ilahiler ve neşideler dinletilmesinin sırrına hâlâ vakıf olamadınız mı?

Zekatların Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha aykırı olarak toplanıp sarf edilmesinin içyüzünü hâlâ öğrenemediniz mi?

İslam adına faizli banka işletilmesinin sırrı nedir, bilmiyor musunuz?

On milyonlarca Ehl-i Sünnet Müslümanı niçin uyutuluyor? Niçin beyinler yıkanıyor?

Parçayı bütünle özdeşleştiren, hattâ bütünden büyük sananlar nasıl hizmet edecekler?

Mübarek Ramazan akşamlarında içkili, fuhşiyatlı, lüks, beş yıldızlı otellerin restoranlarında verilen papazlı patrikli iftar ziyafetlerindeki niyet temiz niyet miydi, kirli miydi?

Mardin Kasımiye medresesinde çanlar çalar, ezan okunurken papazlarla cüppeli sarıklı Diyanet mensupları niçin havuz üzerindeki köprüden birlikte geçtiler?

Antalya’da içinde mescit, kilise, sinagog bulunan Dinlerarası parkının mahiyeti ve içyüzü nedir?

Bu son kavga veya savaşın perde arkasında on milyarlarca dolar dönüyor, bunun farkında mısınız?

 

22.01.2014 Mehmet Şevket Eygi

‘İbrahimî Dinler’ mi dediniz!?

Dün dikkate değer bir haber düştü internet sitelerine… “Kilisede ezan sesi” spotu ile sunulan haber, video görüntüleri ile de destekleniyordu.
Olayı nakleden spiker, “ABD’de pazar âyinleri sırasında tarihî bir gün yaşandı” türünden ‘vurucu’ bir cümle ile giriyordu meseleye…
Efendim, bizzat haber metninden aktarmak gerekirse olay şu imiş:
“ABD’nin 32 eyaletindeki kiliselerde Müslüman, Hıristiyan ve Musevi din adamları, birlikte üç kutsal kitaptan bölümler okudu, ilahiler seslendirdi, barış ve kardeşlik mesajı verdi. Washington’daki katedralde ilk kez ezan okundu. Pazar âyinlerine ilk kez Musevî ve Müslüman din adamları da katıldı. 32 eyalette 70’ten fazla kilisede, üç semâvî dinin din adamları, birlikte dua etti, hoşgörü mesajları verdi.”
Haberin devamında, Washington Ulusal Katedrali’nde başrahip, imam ve hahamın, önce kendi dillerinde, daha sonra da İngilizce olarak Kur’an, İncil ve Tevrat’tan pasajlar okuduğu ifade ediliyor.
‘Tören’e müslümanları temsil ettiği düşüncesi ile katılan imam: “Böylesine güzel bir ibadet yerinde birbirimizin kutsal kitaplarından parçalar okumamız, ABD’deki Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerin bağnazlığa, nefret ve hoşgörüsüzlüğe hayır demek için omuz omuza durduğunu gösteriyor.” şeklinde dile getiriyor düşüncelerini…
Başrahip Lloyd da, “Amerikalılar İslâm hakkında çok az bilgi sahibi… Farklı bir dinin zenginliklerini öğrenmek zaman alacak. Ama bu olacak.” cümleleri ile görüşlerini seslendiriyor.
“İnançları Paylaşma” adı verilen mezkûr organizasyonun, “Dinler Arası İttifak” ve “Önce İnsan Hakları” adlı örgütlerin uzun çabaları sonucu hayata geçtiği bilgisi de bir kenara not edilsin.
Elbette işbu “İbrahimî dinler” yahut “semâvî dinler” söylemini ciddiyetle masaya yatırmak gerekiyor ama daha önce Kur’ân’ın, bugün Hıristiyan ve Yahudi olarak tesmiye olunan kesimlerin kendi inanç pozisyonlarına meşruiyet kazandırma çabalarını şiddetle reddettiğini hatırlatalım.
Onların kendilerini ve dinlerini Hz. İbrahim’e (a.s.) nisbet etme gayretlerine ve kendi inançlarını bu kutlu peygamberle refere etme noktasındaki zorlama yorumlarına Kur’ân’ın nasıl mukabele ettiğini görmek için şu âyetlere bakmak yeterli:
“Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakup da vasiyet etti ve: “Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti, başka dinlerden sakının yalnız müslüman olarak can verin! dedi.”
“Bir de: “Yahudi veya Hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, biz bir tek Allah’a inanan İbrahim’in dinindeyiz ki, o hiç bir zaman Allah’a ortak koşanlardan olmadı.””
“Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa’ya, İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O’nun için boyun eğen müslümanlarız.”
“Eğer onlar da böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak doğru yolu buldular. Yok, yüz çevirirlerse, onlar sadece bir ihtilaf ve çekişme içindedirler. Allah da senden yana onların haklarından geliverecektir. O, herşeyi işiten ve bilendir.”
“Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da Yakup da torunları da hep Yahudi veya Hıristiyan idiler.” mi diyorsunuz? De ki: “sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahitlik ettiği bir gerçeği bilerek gizleyenlerden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (el-Bakara; 132–140)
Bu âyetler, Hz. İbrahim’in (a.s.) dini ile müşrik Ehl-i Kitab’ın iman ettiği inanç manzûmesinin hiçbir bağı, benzerliği, paralelliği olmadığını veya aralarında bir ‘köken birlikteliği’nden söz edebilmek için Kur’ân’ın sarih nasslarını yok saymak zorunda kalınacağını açıkça gösteriyor.
Çünkü âyetler sarahaten, “Yahudi ve Hıristiyan olmak”la, “Hz. İbrahim’in dinine mensup olma”yı birbirinin alternatifi, zıddı olarak işaretliyor. Hz. İbrahim (a.s.) için kullanılan “O müşriklerden değildi” nitelemesi, âyetlerin bağlamı Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili olduğundan, bunların şirke bulaştığını yadsınamaz bir gerçeklik olarak göz önüne getiriyor.
Bu da, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik için kullanılan “İbrahimî dinler” vurgusunun, daha doğrusu bu vurguda zımnen ifadesini bulan “aynı hakikatin tarih içinde şekillenmiş farklı kolları” türü telakkilerin ne ölçüde mesnedsiz ve boşlukta olduğunu belgeliyor.
Mâlûmdur ki, oldukça sık rastladığımız “Yahudilik ve Hıristiyanlık tahrif olmuştur” yargısı gerçeğin ifadesi değildir. Çünkü bu iki inanç manzûmesi, tahrif olduktan sonra bu isimleri almışlardır. Her peygamber için geçerli olduğu gibi Hz. Musa ve Hz. İsa da (a.s.) sadece “Allah katında tek din olan” İslâm’ı tebliğ etmişler, daha sonra haham ve papazlar eliyle muharref Hıristiyanlık ve Yahudilik inançları ihdâs edilmiştir. Şu halde, bu iki inanç pozisyonunun mevcut halleri ile Allah indinde bir değer taşımaları söz konusu olmadığı için, “İbrahimî dinler” terkibinden önce bizâtihi bu ‘dinler’ kavramında ifadesini bulan ‘çoğul’ sigânın ayaklarının yere basıp basmadığını konuşmak gerekir.
Ayrıca, gözümüze sokulup durulan ‘semâvî dinler tekerlemesi’nin, Hıristiyanlık ve Yahudiliği ‘semâ’ ile irtibatlandırma türünden, yer yer ıskalanan çarpık bir tezâhürü var. Kur’ân açıkça reddettiği için, aklı başında bir müslümanın bu iki inanç pozisyonuna bu bağlamda yaklaşmasının mümkün olamayacağı da kendiliğinden tebârüz ediyor.
Zaten kısaca ‘diyalog’ olarak anılan vetirenin, kanımca en önemli zararlarından biri de, Ehl-i Kitab’ın inanç formlarına bir şekilde meşruiyet kazandırma noktasında mülâhaza dairesini açması olmuştur. Kim ne derse desin, süreç içerisinde müslüman kitleler, bu meşruiyet meselesinin –en azından- müzâkere edilebilir bir muhteva taşıdığına inandırılmışlardır. Hakikatin izâfîleştiği, “doğrunun bir bakış açısının tekelinde olmadığı” tarzı içi boş sloganların dolaşıma girdiği, çok önemli itikâdî farklılıkların ‘asgarî müşterekler’ söylemi yedeğinde buharlaştırıldığı meş’um bir süreçten söz ediyorum.
Müslüman kesimden bu vetireye dâhil olanların niyetleri iyi olabilir ama en az niyet kadar üzerinde yol alınan zeminin de sahih olması gereken hassas bir mesele bu…
Şu an ortaya konulan ittifak vurguları, birlikte ve aynı mecliste dua etmeler, “yok birbirimizden farkımız” türü bayağılıklar, “her dinin yekdiğerinin zenginlikleri ile tanışması” türü kof atıflar, kestirilsin ya da kestirilmesin, hedeflensin ya da hedeflenmesin, bu trenin son durağa, yani bir tür ‘insanlık dini’ne doğru olanca hızıyla yol aldığını gösteriyor.
Elbette burada yine Kur’an’da yer alan ve Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’un (a.s.) Fir’avn’a tebliği bağlamında gündeme gelen, diğer inanç sâliklerine dönük ‘kavl-i leyyin’ yani yumuşak dil/üslûb tavsiyesi/emri akla gelebilir. Sanırım bu da çoğu kez yanlış yorumlanabilen bir husus…
Kavl-i leyyin, tebliğin esasından ziyâde üslûbuna dâir ölçüler getiren bir muhtevâ taşıyor. Müslümanın tebliğinin huşûnetten, sertlikten ârî, mülâyemetle, hikmet ve teenni ile olması gerektiğini ihsâs ediyor. Gayet sarihtir ki, bu atıf, sâir inanç mensuplarının bâtıl itikatlarına nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını, onların sakim kabullerine ilişilmemesini âmir değildir. Özetle, İslâm ve adı anılan iki inanç formunu aynı yatay düzleme sabitleyen, ‘semâvî dinler’ türünden nevzuhur paydalarda eşitleyen bir algının karşılık geldiği tavra ‘kavl-i leyyin’ değil, dense dense ‘hâl-i pürmelâl’ denilebilir.
Bir de “Bu süreçte ne kazandık, ne kaybettik?” tarzında esaslı bir muhasebenin yapılma vakti geldi de, geçiyor bile…
Tamam, hiçbir aklı başında müslüman işin itikâdî boyutlarında yoğunlaşarak, okuyarak, araştırarak İslâm’ı terk edip Hıristiyan olmaz; bu doğru… Çünkü zaten Hıristiyanlık denilen olgu, kendi içinde ciddi itikâdî çelişkiler ve teolojik çarpıklıklar taşıyor. Hatta çoğu kez bunun tersi oluyor ve okuyup araştırarak çokları İslâm’a dehâlet ediyor. Bu doğru ama buna eşlik eden bir doğru daha var: İnanç bazında ‘oradan buraya’ transfer olduğu kadar, hatta bundan çok daha fazla kültür temelinde de ‘buradan oraya’ geçiş var. Bakış zâviyesini, hayat tasavvurunu, yaşam biçimini başka kültürlerin şekillendirdiği bir tipolojinin İslâm ile alâkası da nüfus kâğıdından ibaret oluyor. Kaldı ki, kültürel metamorfoz bir aşamadır ve yaşadığı bu dönüşüm neticesinde eşyâ ve hâdisâtı bir Batılı yordamıyla okumaya başlayan nesillerin zamanla işbu bâtıl inanç formlarına ‘daha anlayışlı’ yaklaşması da az rastlanılır bir keyfiyet olmaktan uzaktır. Sorulması gerekli olan soru, bu ölçüde hızlı seyreden bir kültürel başkalaşımın, işbu kültürel boyutla sınırlı kalıp kalmayacağı sorusudur.
İstidrâdî olarak şu notu da ekleyerek yazıyı bitirelim: Yer yer basında Üstad Bediüzzaman’dan ve/veya telifâtından sitâyişle bahseden papaz ve rahiplere denk geliyoruzHiç şüphesiz, Bediüzzaman üzerinden gerçekleşecek muhtemel bir ihtidâyı ancak hamd ile karşılaşırızFakat dikkat çeken bir nokta var; işbu zevâtın, bunca Risale-i Nur övgüsüne rağmen, İslâm’a ve peygamberine (aleyhissalâtuvesselâm) karşı mesafelerini mânidar bir şekilde koruduklarına tanık oluyoruzHatta bu zâtlardan bazılarının, Üstad üzerinden ‘Müslüman Hıristiyan’ veya ‘Hıristiyan Müslüman’ türü ‘ucûbe’ terkipleri canlandırma gayreti içinde oldukları, bir tür dinleri te’lif amacı güttükleri izlenimi veren hususlarla karşılaşıyoruzÇok açık ve kestirmeden söyleyelim; bu kişilerin söz ve eylemlerine bu ölçüde değer vermek, yanlış ve sakıncalı bir yaklaşımdırHer Bediüzzaman övgüsü yapana, anlamsız bir coşku ile sahip çıkıp kucak açmakta ifadesini bulan ‘ayarsız’ tavır, bir Nur talebesinde olması gereken ‘celâdet’i yaralar.

Alıntı: Murat Türker – Darulhikme

Cübbeli Ahmet Hoca’dan Reddiyeler

Allah’u te”âlâ ;

“( İslam’ın hak olduğuna dâir şüphelerinden kurtulmak için ) hâlâ mı Kur’ân’ı iyice düşünmeyecekler ? Eğer ( kâfirlerin iddia ettiği gibi ) o ( Kur’an-ı Kerim ), Allah’tan başkası tarafından ( yazılmış ) olsaydı, elbette içerisinde ( nazım bozukluğu ve mânâ çelişkisi gibi ) birçok ihtilaf bulurlardı ” ( Nisâ Sûresi : 82 ) buyurarak,Kur’ân-ı Kerîm’de çelişki bulunmamasını,onun Kendisi tarafından indirilmiş olduğunu en bâriz bir delili olarak öne sürmüştür.

Dalâletten kurtulmanın şartlarından biri de peygamberlere imân etmek iken,Rasûlüllâh(sav)e imanı olmayan kimselerin sadece Allâh‘a ve âhirete inanmakla kurtulabileceklerini söylemek,Kur’ân-ı Kerim’inbirçok ayetinin açık beyanlarını reddetmekten başka mânâ taşımaz.

Muhammed Abduh

İşte bu âyet-i kerimeyi on üç asırdan beri bu görüşe tefsir eden tüm müfessirler,burada zikredilen iki şartın hasr olmadığını,yani kurtuluş için bu iki şartın yeterli olmadığını,zîrâ diğer âyet-i kerimelerde başka şartların da zikredildiğini,Kur’an-ı Kerim ayetleri arasnda bir çelişki olmayacağına göre,burada da bu şartların geçerli olduğunu

Süleyman Ateş !!!

söylemişlerdir.

Ama son devirde Ezher’in başına belâ olan ve masonluğa istisabı belgelerle tescilli olanAbduh,onun bu batıl görüşünün izleyicisi olan Süleyman Ateş ve onların bu yanlış görüşünü naklederek tanbura bir nağme daha ilave eden Hayrettin Karaman ve Bekir Karlığa gibiler,Rasûlüllâh (sav)in sahabenin ve on üç asır ulemâsının cumhurunun görüşüne zıt bir beyanda bulunmuş ve ” İman şartları Yahudi ve Hristiyanlar için ikidir,onlar sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla cennete girebilirler” diyerek büyük bir iftira ortaya çıkarmışlardır.

Şimdi insafla düşünecek olursak,bu âyetlerde zikredilen iki şart yeterli olacak olsaydı,o zaman şunu hesap etmemiz

Hayrettin Karaman

gerekirdi ki bu iki şartın içerisinde Rasûlüllâh (sav)e inanma şartı zikredilmediği gibi,burada peygamberlere ve kitaplara iman şartları da konu edilmemiştir.

Bekir Karlığa

O zaman adama : ” Yahudiler Mûsâ (aleyhisselam) a ve Tevrat’a inanmasalar da sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla cennete girebilecekler mi,Hristiyanlar da İsâ (aleyhisselam)a ve İncil’e inanmadan cennete girebilirler mi ?” diye sormazlar mı ! Buna cevaben : ” Evet girebilirler “ denilirse,bizde : ” Peki,Mûsâ ( aleyhisselam ) sız ve Tevrat’sız Allâh’ı ve âhireti nereden duyacaklar “ diye sorarız.

” Açıkça zikredilmemiş olan bu şartları dahil ediyorsunuz da,diğer ayetlerde cennete girmeleri için Rasûlüllah (sav)e inanmaları gerektiği açıkça zikredilmişken,bunu şartlara dahil etmiyorsunuz,siz bu tercihi nere göre yapıyorsunuz ? ” diye sorarız. Okumaya devam et

Hristiyanlar ile amentüde ittifakımız YOKtur.

(Haşa)Hıristiyanlarla iman birliğimiz var diyen , Zaman Gazetesi Yazarı Ahmet ŞAHİN , şunları yazıyor:

“Bir Alman Müslüman bana, (Sizler hep İslam’ı anlatıyorsunuz Halbuki insanların ihtiyacı İslam’a değil, imanadır) dedi. Bir hoca da şöyle vaaz etti: (Yeryüzü bir kitaptır. Bitkiler, varlıklar da bu kitabın harfleridir, satırlarıdırlar. Bu kitabı iyi okuyan imanı öğrenir. Kâinatın bir yaratıcısı olduğunu anlar. Bitkiler çamur yer bize meyve verir. Hayvanlar ot yer, bize et verir, süt verir. Bunların bir yaratıcısı oluğunu düşünmek imandır.)Bu hoca gibi kimse imanı anlatmıyor, herkes, imanı değil hep İslam’ı anlatıyor. Kaybımız da buradan oluyor.” (bkz. Ahmed Şahin, 21 Şubat 2007, Zaman Gazetesi)

Şimdi soruyoruz:

Okumaya devam et

Diyalogculardaki Asıl Amaç İslâm’ı Protestanlaştırmak !!!

Ebubekir Sifil Hoca

Hıristiyanlıktaki Protestanlık benzeri bir anlayışın İslâm inancı içine yerleştirilmeye çalışıldığını söyleyen Dr. Ebubekir Sifil, ESAM’da verdiği konferansta önemli uyarılarda bulundu. Sifil, Hıristiyanların aynı İncil’e inanmasına rağmen Protestanlık mezhebiyle kilise ve papayı devreden çıkararak herkesin İncil’den ne anlıyorsa onu yaşamasının istendiğini anımsatarak “İslâm’ı dönüştürme çabalarının da varmak istediği nokta burasıdır. Protestan İslâm oluşturmak isteniyor. Müslümanların bunu iyi görmesi gerekiyor” dedi.

Dr. Ebubekir Sifil, İslam’ı dönüştürme çabalarının tehlikeli boyutlara geldiğini belirterek, “asıl tehlike ise dışarıda değil içeriden kaynaklanıyor” dedi. Kanaat önderlerinin İslam’ı dönüştürme çabalarına nasıl katkıda bulunduklarını çarpıcı örnekleri ile anlatan Sifil, bu çabaların asıl hedefinin ise Protestan İslam oluşturmak olduğunun altını çizdi.

Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ESAM) bu haftaki konferansına Dr. Ebubekir Sifil konuşmacı olarak katıldı. ‘İslam’ı Dönüştürme Çabaları’ konulu konferansta çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Sifil, İslam üzerindeki dönüştürme faaliyetleri incelendiğinde insanlık tarihinde en önemli kırılmanın modern dönemde yaşandığına dikkat çekti. Modernizm, dünyevilik gibi kavramlarla din de dahil her şeyin değişime tabi olduğu yönündeki anlayışın bu kırılmanın en önemli noktasını oluşturduğunu söyleyen Sifil, Müslümanların da bilinçaltında bu değişimin izlerinin görüldüğünü kaydetti. İşin en tehlikeli tarafının da burası olduğunu ifade eden Sifil,“Sembollerimize karşı yapılan saldırıları hemen red ediyoruz ama bilinçaltımızda bizi biz yapan kodlarımızla oynanmasını ise kabul ediyoruz” dedi.

İnanç değerlerinin kodlarının da kanaat önderleri vasıtasıyla oynandığının altını çizen Sifil,“Dinimize dil uzatanlara hemen refleksimizi ortaya koyarak red ediyoruz ama aynı safta namaz kılanların söylediklerini de ‘esas İslam bu’ diye içselleştiriyoruz” şeklinde konuştu. Bu durumun çok tehlikeli boyutlara geldiğini vurgulayan Sifil, “Din kodlarımızı, çağdaş terminoloji ile çarpıştığı yerde hemen red ediyoruz” dedi.

Modern değerlerin ön plana çıkarılması, hayatın bu çerçevede değerlendirilmesi anlamına gelen dünyeviliğin Protestanlık mezhebinin bir ürünü olduğunu bunun sac ayaklarının da gelişme-ilerleme-kalkınma gibi kavramlardan oluştuğunu ifade eden Ebubekir Sifil, “Gelişme-ilerleme-kalkınma kavramlarının arkasında da sömürge, kölelik ve rasyonalite vardır” dedi. “Bugün sömürgeleşmeden uzak kalarak gelişen bir tane bile Batı ülkesi yoktur. Hepsinin gelişmesi, ilerlemesi ve kalkınması sömürerek ve köleleştirerek mümkün olmuştur” dedi.

(Milli Gazete 18.04.2008)

Yahudi ve Hristiyanlarda Cennete Girecek Diyenlere Reddiye

Yüce Allâh’ın, küfür üzere ölen kimseleri af etmeyeceği ve rahmet etmeyeceği Kur’an ve Nebevi nassı ile sabittir. Bunun aksini iddia eden Allâh’ın Dini yalanlamış olur. Hanefi alimlerin ileriye gelmişlerinden olan imam Nesefi: “Nassları (Kur’an ayetlerini veya sabit olan Hadisler’deki hükümleri) red etmek küfürdür” demiştir.

{إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ}

Muhammed suresi/30.ayet

Bu ayette net bir şekilde Allâh’ın, küfür üzere ölen kimseleri af etmeyeceği bildirimektedir.

{وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ}

El-E’râf suresi/156. ayet

Bu ayette Allâh’ın rahmeti her şeyi kapsamıştır yönünde geçen anlam, henüz ölmeyip de yaşamakta olan kafirin dünyadaki halini de kapsamaktadır. Yani dünya hayatını yaşayan mümine de kafire de Allâh rahmet eder. Bu şu anlama gelir Allâh onlara da sıhhat verir, bol rızık verir ve saire. Ayetin devamında ise rahmetin ahirette şirkten sakınlanlara yani müminlere has olduğu bildirilmektedir. Yani küfür üzere ölen kimselere ahirette rahmet yoktur.

{وَلاَ يَرْضَى لِعِبَادِه ِالْكُفْرَ}

Ez-Zumer suresi/7. ayet

Bu ayette net bir şekilde Allâh’ın, kulları için küfre razı olmadığı bildirilmektedir.

Dolayısıyla işlenen küfürlere kesinlikle razı olunamaz, saygı da duyulamaz. İslâm alimleri bir kaide olarak demişlerdir ki: “Küfre rıza göstermek küfürdür”

Allâh’ın küfre razı olmaması, İslâm Dininin diğer dinlere saygılı olmadığına delalet eder. Bunun aksini iddia ederek İslâm Dininin diğer dinlere saygılı olduğunu söyleyen bir kimse İslâm Dinini yalanlamış olur.

Bazı insanlar bu bozuk anlayışları için bir de alakasız olan bir hadis-i şerifi delil göstermeye çalışırlar. Bu durum ise onların hadis-i şerifi yanlış anlamalarından kaynaklanmaktadır. Böylece de böylelerinin Dini bilgilerde güvenilir olmadıkları ve Dini bilgilerde, hadisler hususunda yetersiz oldukları ortaya çıkmış olur.

Sözkonusu olan insanların yanlış anladıkları nokta şu ki Peygamber Efendimiz Aleyhisselam güya yahudi olan bir insanın cenazesi götürülürken ona saygı duyarak ayağa kalkmış. Oysaki bu söz, doğru anlayıştan yoksun olan yanlış bir yorumdan başka bir şey değildir.

Bir yahudinin cenazesi (ölüsü) götürülürken Peygamber Efendimizin Aleyhisselam ayağa kalkması ve bunun üzerine kendisine bir şeylerin söylenmesi ve Peygamber Efendimizin Aleyhisselam mealen: “O bir can değil midir?!” diye cevap vermesi yönünde Buharide geçen sahih hadisteki bu bilgiler, Peygamber Efendimizin Aleyhisselam, o insanı yüceltmek için ayağa kalktı anlamına gelmez. Bu olay, Peygamber Efendimizin Aleyhisselam ölüm durumunun korkulu olduğunu belirtmesi ve o cenaze ile birlikte olan melekleri yüceltmesi anlamına gelir. Buna İbni Hibbân’ın, Peygamber Efendimizin Aleyhisselam mealen: “Ancak onunla (küfür üzere olan kimsenin cenazesiyle) birlikte olan için (melek için) kalkarsınız” buyurduğuna dair rivayet ettiği hadis-i şerif işaret etmektedir.

İbni Hibbân’ın Abdullâh ibnu Ömer hadisinden rivayet ettiği nass ise şöyledir: “Adamın birisi Allâh’ın resûlüne: “Yâ Resûlellâh, yanımızdan kafirin cenazesi geçer, onun için ayağa kalkalım mı? diye sorarken, Peygamber Efendimiz Aleyhisselam mealen: “Evet onun için ayağa kalkın, sizler (aslında) onun için (kafir olan o insan için) ayağa kalkacak değilsiniz, siz ancak ruhları kabzedeni (alanı) yüceltmek için kalkarsınız.” buyurmuştur. Şu halde bu olay böyle yorumlanmalıdır, zamanın muhaddisi allame Abdullâh el-Hararî Hocaefendi (Allâh onun ömrünü uzun eylesin) “Buğyetuttalib li ma’rifeti ilmiddin el-vacib” kitabında bu önemli tespitlerde bulunarak açıkladığı gibi. [1]

[1] Buğyetuttalibi li ma’rifeti’l-ilmiddîniyyi’l-vacib, Dâru’l-Meşârî’, c.1, s. 353, 7. baskı

Mason, Yahudi ve Hırıstiyanlar İslâm’a ve Müslümanlara Zarar Verme Noktasında Birleşiyorlar

Âdetim, internetle geçen bütün mesajlara teker teker cevap vermektir. Ancak bir müddet için internetle cevap veremeyeceğim için bazı mesajları mecburen buradan cevaplandırıyorum.

Sayın Fatih Yalçın, masonlukla Yahudilik aynı olmasa da faaliyet olarak birbirlerinin gayrısı olmadığını da görürsünüz. Mason, Yahudi ve Hıristiyanlar bir noktada, yani İslâm’a ve Müslümanlara zarar verme noktasında birleşiyorlar. ABD’de, Yahudi çıkarlarına evet demeyen bir kimsenin başkan olması da, olsa bile başkan olarak kalması da çok zor. Meselâ, Yahudilerin bazı isteklerini yerine getirmekte ağır davranan Clinton’un başına neler geldi? Kadınlara karşı zayıf olduğunu bildikleri için Monika ismindeki Yahudi kızını ona karşı kullandılar.

Sonrası malum; Clinton’u rezil kepaze ettiler. Bu konularda ABD kamuoyu bizden daha hassas. ABD’de ahlâksızlık dizboyu olmasına rağmen yönetimdeki birisinin böyle şeylere bulaşması katiyen hoş karşılanmıyor. Diğer sorunuzun cevabı: Belki tamı tamına Yahudiler Hıristiyanları yönetmiyor, ama üzerlerinde tesirleri çok fazla.

A.Kılıç. Bir kişinin bazı meselelerde diğer bir mezhebe göre amel etmesi caizdir. Ancak bunu iyi bilmeli ve mezhepleri birbirine karıştırmamalı. Meselâ, abdestliyken bir yeri kanadığında, Şafii mezhebine göre abdestli olduğunu kabul edip, biraz sonra hanımının elinden tutsa ve “Olsun, bu sefer de Hanefi mezhebine göre abdestli sayılırım” dese bu caiz olmaz. Çünkü, mezheplerde “Telfik”e yani birleştirmeye gitmek caiz değildir. 1970’li senelerde Türkiye’de “Telfik”, yani mezhepleri birleştirmek faaliyeti açıktı. Fakat, gelen tepkiler karşısında geri adım atmak mecburiyetinde kaldılar. Daha doğrusu taktik değiştirdiler.

Masonların, İslâm’ı bozmaya yönelik dinî kitaplar yazdırdıkları kimseleri, “müceddid, müctehid” olarak tanıttıklarını yazmıştım. “Telfik” için hazırlanan kitabın hemen önsözünde de aynı şeyi yapmışlar. Kitabın yazarı, “İslâm Müceddidi” olarak takdim ediliyor. İbretliktir.

Yukardaki davanın gayretkeşleri şöyle diyorlar: “Bu ayrılık gayrılık niye? Kaldıralım ayrı ayrı mezhepleri, İslâm’ı tek noktada birleştirelim.”

Mezhebin ne demek olduğunu bilmeyenleri, bilhassa ikinci bir cümleyle daha kolay kandırıyorlar: “İslâm dini tek, mezhepler ayrı ayrı. Olur mu?”

Bir kimse çıkıp şöyle dese; bu kimseler ne derler acaba: Hepsi de insan taşımak için olduğu halde arabalar niçin çeşit çeşit? Hepsi aynı olmalı değil mi? Gaye giyinmek olduktan sonra, elbiseler niçin ayrı ayrı? Hepsi tek tip olmalı. Ordular öyle. Karacısı var, havacısı var, denizcisi var. Olmaz! Devlet tek olur da ordu çeşit çeşit olur mu? Ordu da tek olmalı, mensuplarının elbiseleri de aynı olmalı. Silah da tek çeşit olmalı. Ayrı ayrı silah olmamalı. Silah dediğin tek çeşit olmalı.

İslâm’ı tek noktada toplayalım diyenler diyorlar ki; “Biz mezhepleri kaldırmıyoruz. Mezhep imamlarına saygılıyız da. Onların ictihadlarına değer veriyor ve doğru olanlarını alıyoruz.”

Yani mezhep imamlarının ictihadlarının hangisinin doğru olduğuna kararı bunlar veriyorlar. Mezhep imamlarını karşılarına oturtup, “Şu meselenin cevabı sana göre nasıl?” der gibi yapıyorlar. Yani müctehidlerin görüşlerini teker teker ele alıp kendi kafalarına göre değerlendiriyorlar. “Şu meselede şu imamın söyledikleri doğru, diğerleri yanlış. Şu meselede de falan imamın ictihadı doğru, diğerlerinki yanlış.”

Son takdir kendilerinin, ama bunu da eskisi gibi değil, artık kurnazca yapıyorlar. Meselâ şöyle: “Falan meselede birinci zat şöyle derken, ikinci, üçüncü, dördüncü zat şöyle diyor. Ben de ikincisinin tarafındayım.”

Yani bazı maddeleri ondan bazı maddeleri diğerinden alarak ortaya karma bir yol çıkarıyorlar. Ama bunun adı mezhepleri birleştirmek-kaldırmak değil de mezhep imamlarına hürmet oluyor!

Dahası var: “Telfik-i Edyan-dinleri birleştirmek.” Bu hizmeti(!) de Dinlerarası Diyalog’cular “Hıristiyanlık ve Yahudilik de insanı cennete götürür” diyerek yapıyorlar. Yanlışsa, “Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayanlar cennete giremezler” desinler de duyalım.

Mehmet Adil Cukaz. Hassasiyetinize teşekkürler. Selâmlar. Ömer Şanlı (Şanlıurfa): Alâka ve dikkatinize teşekkür eder, dualarınızı beklerim. Selâmlar…

Yazının kaynağı : Ali Eren

 

Ehli Kitaptan Olan Kafirler ve Müşrikler Rabbinizden Size Bir Hayır İndirilmesini İstemezler

Fâtiha’dan sonra Kur’an-ı Kerim’de ikinci sûre Bakara sûresi. Sûrenin, müttekîlerden bahseden ilk âyetlerinde doğru yolda olup kurtulanların müttakîler olduğu ifade buyuruluyor. Muttekîlerin vasıfları içinde, şu hususiyetler de zikrediliyor: “Namazlarını, hakkını vererek kılarlar.”

Peygamberimiz’e hitâben de müttekîler hakkında şöyle buyuruluyor: “…Sana indirilene de senden önce indirilene de inanırlar.” Ehl-i kitaba gelince. Ne Peygamberimiz’e ve ona indirilen Kur’an-ı Kerim’e inanır ne de namaz kılarlar. Böyle oldukları için de müttakî değillerdir ve âhiret kurtuluşuna eremeyeceklerdir.
Aynı sûrenin 23. âyetinde ise inanmayanların topuna birden şöyle meydan okunuyor: “Eğer kulumuz (Muhammed Aleyhisselam)a indirdiğimiz (Kur’an-ı Kerim)den şüphe ediyorsanız (haydi) siz de onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda samimi iseniz.”

Diğer inkârcılarla beraber ehl-i kitap yani hıristiyan ve yahudiler de, bu fermana rağmen inanmamakta ısrar ediyorlar. Kur’an’ın beyanına göre, inanmayanların âhiretteki yeri ise cehennemden başka değildir. Gerçi ehl-i kitap tamamen inkarcı değil. İnançları var ama yanlış.

Peygamberimiz’e yalancı diyor, Kur’an âyetlerini de yalan sayıyorlar. Yani inanmıyor ve müslüman olmamakta diretiyorlar. Âyetleri yalanlıyorlar ya, Kur’an-ı Kerim aynı sûrenin 39. âyetinde böyleleri hakkında buyuruyor ki: “Âyetlerimizi yalanlayanlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

Aynı sûrenin 99. âyetinde, Kur’an âyetlerine inanmayanların fâsık (yoldan çıkmış) kimseler oldukları açıkça beyan buyuruluyor: “Onları fâsık (yoldan çıkmış)lardan başkası inkâr etmez.”

Demek ki Kur’an’a inanmayanlar neymiş? Fâsıklar, yoldan çıkanlar topluluğuymuş. Bu fâsıklar sürüsü, bize düşmanlıkta müşriklerle aynı olup tarihte hiçbir zaman bizim iyiliğimizi istememişlerdir. Rabbimiz aynı sûrenin 104. âyetinde onlar hakkında bizi şöyle uyarıyor: “Ehli kitaptan olan kâfirler ve müşrikler rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.”

Âyette haber verildiğine göre, yahudî ve hıristiyanlar son kitap ve son peygambere inanmayıp kendileri her türlü hayırdan uzak oldukları gibi, bizim hayırlara kavuşmamızı ve iyiliğimizi de istemezler. Bu âyetlere rağmen bazı kimseler, her türlü hayırdan uzak kalan ehl-i kitabın  İbrahim Aleyhisselam’ın dininden olduğunu söyleyerek,” onların da cennete gireceklerini iddia ediyorlar. Oysa, İbrahim Aleyhisselam’ın ve bütün peygamberlerin tebliği, Allah’a olması icap ettiği gibi teslimiyette bulunmak yani İslâmiyet idi. Evet, Allah’a gerçek teslimiyet demek olan dinin adı İslâmiyettir.

Bakara sûresinin 132. âyetinde İslâm dan bahisle şöyle buyuruluyor: “İbrahim de bunu oğullarına tavsiye etti. (Torunu) Yakub da (öyle yaptı) ve Ey oğullarım! Şüphe yok ki, Allah size din(-i İslâm)ı seçti. Sizler ancak müslüman olarak ölün dedi.”

Yahudi ve hıristiyanların İbrâhim Aleyhisselam’ın dini üzere olduğunu söyleyenler var. Hıristiyan ve yahudilerin kendileri de “Biz doğru yoldayız; İbrahim’in yolundayız” diyorlar. Ne var ki, aslonan onların söyledikleri değil Kur’an’ın beyanıdır. Bakın Kur’an-ı Kerim’de aynı sûrenin 140. âyetinde ne buyuruluyor: “Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onun evlatlarının yahudi ve hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz Allah mı?”
Bir tarafta bu âyet, bir tarafta yahudi ve hıristiyanlarla “İbrâhîmî (!) dinlerde birleşme” toplantıları…

Bu meyanda bir de 135. âyetin meâline bakalım: “(Müslümanlara,) Yahudi ve hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız dediler. (Onlara) Hayır! Bir tek Allah’a yönelen İbrahim’in dinine uyarız de. O (İbrahim) Allah’a ortak koşanlardan/müşriklerden değildi.

Bunu Allahımız, Rabbimiz, İlâhımız, Mevlamız söylüyor. Daha ötesi yok…

Hıristiyanlık ve yahudiliğin hak olduğundan bahsedilemez. Çünkü, hıristiyanlıkta üç, yahudilikte de milli bir ilaha inanmak var. Hak dinde ise Rabbimizin emri üzere tek olan Allah’a yönelen İbrahim Aleyhisselam’ın dinine uyuluyor ki bu dinin adı İslâm. Aksini iddia mümkün mü?

Değerli okuyucular! Sadece Bakara sûresinden birkaç âyet meâli verdik. Bu konuda daha nice âyetler var. Tabii ki hepsi de aynı şeyi söylüyor. Ebedî azaba uğramamaları için, hıristiyan ve yahudilerin de Peygamberimiz’e ve Kur’an’a iman etmeleri yani İslâm a gelmeleri Kur’an’ın kesin emri. Gerçek bu olduğu halde, “Kur’an hıristiyan ve yahudileri müslüman olmaya çağırmıyor” demenin sebebi nadir acaba?
Ehl-i ilme soralım: Böyle söylemek, Kur’an’ın hükmünü tersine çevirmeye çalışmak olur mu olmaz mı?
Yazının kaynağı : Ali Eren

 

Mardin’deki Dinler Arası Diyalog Toplantısından

Şimdi hayatta olmayan sözüm ona bir şeyh, eski Hıristiyan, yeni Müslüman müridleri hakkında, “İslâm’dan soğumasınlar diye onlardan namaz ibadetini kaldırıverdim” demişti.

Zamanımızdaki bazı arkadaşların söz ve tavırları bana bunu hatırlatıyor. Bu arkadaşlarım diyorlar ki, “Yahu kardeşim, bize müsaade edin de şu Yahudi ve Hıristiyanlara İslâm’ı biraz sevdirelim.”

Bunların İslâm’ı sevdirmeleri de şeyhin yaptığına benziyor. Şöyle diyerek sevdiriyorlar:

- Cennete sadece biz Müslümanlar girmeyeceğiz ki! Siz Yahudi ve Hıristiyanlar da cennete gireceksiniz.

“Sırat’tan işte bu şekilde sağ-salim geçeceksiniz” diyerek, Hıristiyan ve Yahudileri sembolik Sırat Köprüsü’nden geçiriyorlar.
“Hayrola! Kim yaptı, nasıl oldu?” diyorsunuzdur. Arz edeyim…

13 Mayıs 2004 tarihinde Mardin’de, Dinlerarası Diyalog havarilerinin organizesiyle “Dinler ve Barış/Kültürlerarası Diyalog Platformu” yapıldı ya, bu işler işte orada oldu. Sembolik bir köprü kurup, “Bu sembolik Sırat Köprüsü’dür” dediler; üç dinin mensuplarını bu köprüden geçirdiler. Şimdiye kadar sadece konuşuyorlardı, bu sefer tatbikatını yaptılar.

Yapılanlar, ABD’nin “dünyadaki tek devlet, tek millet, tek DİN” hedefine aynen uyuyor. Bu toplantıları yapanların sanki ABD’de bir akıl hocaları var da, o oradan ne talimat gönderirse, burada onlar yapılıyor gibi.

Toplantıya davet edilenler öyle tesir altında bırakılıyor ki, onlar da -farkında olur olmaz- akıntıya kürek çekiyorlar. Meselâ; bağımsız Mardin Milletvekili Süleyman Bölünmez, ABD’nin “tek din” idealine tıpatıp uygun düşen şu cümleyi kullanıyor: “Dillerin, dinlerin birleştiği bu toplantı…” Bağımsız milletvekili konuşur da, bakanın susması olur mu? İçişleri Bakanı Aksu da konuştu, dedi ki: “Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik aynı ortak inançlara sahip…”

Her iki parlamentere, “Madem dinler birleşmiş, madem üç dinin inançları da aynı… Size Hıristiyan veya Yahudi diyebilir miyiz?” denilse, kabul etmeyecekleri kesin. Peki, bu sözler ne?

Ama böyle bir soruya lüzum kalmadı. İkisinin de yanlışını ne acı ki Patrik Bartholomeos düzeltti: “Bize şirin görünmek için bu kadar uğraşmanıza lüzum yok” dercesine, “Aramızda ilâhiyat farklılıkları mevcuttur” dedi.

Bununla kalsa iyi. Daha acısı oldu. Fener Rum Patriği, biz Müslümanların kabul etmemiz mümkün olmayan kendi inancını ortaya koyarken bizi de ona ortak etti ve şöyle dedi: “Bizler tanrının sadık evlâtları…” Hâşâ, biz tanrı evlâtları değiliz ve bu söz bizim inancımıza sığmaz.

Bunu kuzu kuzu dinleyen diyalogcular, İslâmiyet’i işte bu konuşmaları yaptırarak sevdiriyorlar.

Toplantıda, çan sesiyle karışık ezan okutturulması üzerine, Mardin Valisi Temel Korkmaz, şöyle diyor: “Ezan sesinin çan sesini saygıyla selâmladığı…” Bu kabul edilemez söz de, 1400 senelik İslâm tarihinde, Müslümanlar tarafından benzeri hiç söylenmemiş bir sözdür.

En büyük gafı da İstanbul Müftüsü Sayın Mustafa Çağrıcı yaptı; pişmiş aşa su kattı. Be hocam, diyalogda hiç “Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed…” denilir mi? Bilmiyor musunuz, İslâm adına konuşulduğu söylendiği halde, o dinin peygamberi olan Hz. Muhammed ismi asla anılmaz ve hep devre dışı bırakılır. Yahudi ve Hıristiyanları da iman dairesine almak için, sadece Hz. İbrahim denilip geçilir hocam; anlamalısınız… (Kimin ve kimlerin buna ‘hayır’ demeye mecali varsa buyursun. Kendi söz ve hareketlerini delil getirmek üzere buradayım ve hazırım.)

Değerli okuyucular, hatta öyle şeyler yapılıyor ki, Hz. Peygamber’i devre dışı bırakmak şöyle dursun, Müslüman görünüşlü bazı kimseler Peygamberimiz’e iftira bile ediyorlar, iftira!!!

“Bunu hangi kitaptan alıp yazdınız, bunu niçin bastınız?” diye sorduğumuz zaman da, “ilerde görüşelim” deyip köşe bucak kaçıyorlar. Fazla kaçamayacaklar. Hayatta olduğumuz müddetçe, onları deşifre edecek ve Peygamberimiz’e iftira etmenin hesabını kalemimizle soracağız.

Sırada, Mardin toplantısının İstanbul’da devam eden iki günlük uzantısı var. Biz onu yazana kadar sizler şu kitabı okuyadurun: “Kur’an’da Ehli Kitap.” Prof. Veli Ulutürk’ün yazdığı bu 120 sahifelik değerli kitabı isteme yeri: İnsan Yayınları, (0212) 642 74 84 ve 507 10 93/İstanbul

Yazının kaynağı : Ali Eren

“ŞÜPHESIZ ALLAH KATINDA DIN İSLÂM’DIR.” (ALI İMRAN 3/19)

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 3/85)

Sinsihaçlı ve Siyonistlerin icadı, Kur an ve sünnetin ruhuna aykırı olan meş’um diyalog’u eleştirdiğimiz zaman, nice iyi niyetli insanlar; “diyalog kurmadan insanları nasıl İslam’a davet edeceğiz” diye savunma yapıyorlar.

Bu iyi niyetli insanlar diyalogun gayesinin İslam’a davet olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki diyalogcuların kendileri çok farklı söylüyorlar.

Keşke diyalog’un gayesi bu saf insanların zannettikleri gibi İslam’a davet olsa…

İşte diyalog’cuların önde gelenlerinden Prof. dr. Davut Aydüz “dünden bugüne dinler arası diyalog” isimli kitabında şöyle diyor:

“Diyalog son derece ahlakî bir faaliyettir, çünkü işin içine yalan girerse sahtekârlıktır, işin içine kandırmaca girerse son derece çirkindir. “hele bunları anlatayım da benim dinime gelsin” demek de haksızlıktır ve doğru değildir. O insan kendi dinini terk etmek için burada değil…” (age s.22)

İnsan şunu sormadan edemiyor; “sizin diyalog içinde olduğunuz haçlı ve Siyonistlerin bunca mezâlimi ve Resûlullah (sav) a onca hakaretleri de ahlakî mi?

“Diyaloga katılan diğer din mensupları acaba İslamiyet’in hak din olduğunu ne kadar kabul ediyorlar diye bir soru da sorulmamalı. Çünkü diyalog toplantılarında bu tip şeyler konuşulmaz. O din o din olarak kabul edilir, bu din de bu din olarak kabul edilir….” (age s.23)

“Evet diyalog; kendi inandığı dini uygularken öbür dini olduğu gibi değerlendirmek şeklinde olmalıdır.”(age. s. 23)

“Diyalog’un gayesi, ne başkasını kendi dinine ihtida ettirmek, ne de karşı tarafı dininden şüpheye düşürmektir….” (age. s.28)

Hayreddin Karaman da bu konuda Kur an-ı kerim’in ruhuna, Resûlullah (sav) ın sünnetine, binlerce ayet ve hadisin sarih ifadelerine ve Resûlullah (sav) ve tüm peygamberlerin gönderiliş gayelerine tamamen ters olan şu ifadeleri kullanıyor. Ne cür’et, ne cesaret!

“Bütün insanların Müslüman olmaları dinin, Kur ân ın hedefi değildir.”(Polemik Değil Diyalog, s. 41);

“Müslümanların çoğu Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm a çağırdığına inanırlar” (age. s. 35);

“Peygamberimiz Yahudiler mutlaka Müslüman olsun! demiyor, Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun! demiyor.” (age. s. 35);

“Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı”(age. s. 36);

“Kur ân-ı Kerîm de Ehl-i Kitab la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur ân birçok âyette bunu söylüyor; yani Peygambere iman edin demiyor.” (age. s. 37);

Hayreddin karaman korkarım ki, burada bilerek çarpıtma yapıyor.

Dört mezhebin fıkıh kitaplarına baktığımız zaman diğer kavimlere cihad ilanı öncesinde yapılacaklar şöyle sıralanır;

1. islama davet etmek. Bu durumda kendileriyle savaşmak haramdır.

2.Müşrik Araplar dışındaki ehli kitap veya o hükümde olan diğer gayri Müslim olanlar İslamı kabul etmedikleri takdirde cizye vererek İslam devletinin vatandaşı olarak yaşayabilirler ve bunlarla da savaşılmaz.

3. Müslüman olmayı ve cizye vermeyi kabul etmeyen gayri Müslimlerle savaş farzı kifayedir. Ancak onlar herhangi bir İslam ülkesine saldırırlarsa farzı ayn olur. Bu farziyet önce oraya en yakın olan Müslümanlardan başlayarak dalga dalga genişler. Yakın olanlar düşmanın mağlubiyetine güç yetiremiyor veya görevlerini yapmıyorlarsa, farziyet sonraki dairelere doğru genişler.

Öyle zannediyorum ki Hayreddin Karaman cizye vererek İslam devleti içinde yaşama hakkını, İslam’a davet etmeme olarak algılıyor.

Eğer bunu, Müslüman olmaya zorlamama olarak ifade etse kabul edilebilir, ancak yukarda görüldüğü gibi net bir mugalâta yapılmaktadır.

BAZI AYET VE HADİSLER

“Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe’ 34/28)

“(Allah, o peygamberi) onlardan henüz kendilerine katılmayan başkalarına da göndermiştir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Cuma 62/3)

“Bu Kur’an, âlemler için ancak bir öğüttür.” (Sâd 38/87)

“Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara 2/193)

“Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal 8/39)

Resûlullah (sav) şöyle buyurur: “Allah tan başka ilâh ol¬madığına, Muhammed in Allah ın Rasûlü olduğuna şâhidlik edinceye, na¬mazı dosdoğru kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar, insanlarla savaşmakla emr olundum. Bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İs¬lam ın hakkı ile olması müstesna. Hesaplarını görmek ise Yüce Allah a aittir. (Buharî, iman 17 Müslim, iman 32)

Bu da Resûlullah (sav) ın tarihi mektuplarından biri: Rahman ve Rahîm olan Allah ın adıyla Allah ın kulu ve Peygamberi Muhammed (as) dan Rumların büyüğü Herakl e:

“Hidayete uyup doğru yola gidene selam olsun. Sizi islam a davet ediyorum. Müslüman olunuz, selamet bulursunuz. Allah ecrinizi iki kat verir. Bundan yüz çevirirseniz dalalette kalan bütün halkın vebali size yüklenir. Ey Ehl-i Kitap! Geliniz, sizinle aramızda ölçü olan kelime üzerinde birleşelim ki, Allah tan gayrisine kulluk etmeyelim, O na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah tan gayri Rab edinmeyelim. Şayet bundan yüz çevirecek olurlarsa de ki, hepiniz şahit olun, biz işte Müslümanız.” (Al-i İmran, 3/64).

Sonuç olarak; eğer diyalogcular samimiyseler bu ayet ve hadislerin gereğini yaparak diyalog’un gayesinin, ehli kitap da dahil tüm insanları hidayete çağırmak olduğunu ifade etsinler.

Sonrasında İslam âleminde sürgit devam eden katliam, işgal ve sömürüye karşı ortak bir tavır sergilesinler ki, işin bir aldatmaca ve iki yüzlülükten ibaret olmadığını bilelim. Böyle yapıldığı takdirde diyalog tüm İslam âleminin desteğini alacaktır. Aksi halde imanın şartını altı olarak kabul eden tüm mü min’ler bu tuzaktan beridirler.

Diyalogcuların iman şartlarıyla ilgili kafa karıştırma girişimleri de ayrı bir yazı konusu olsun.

Yazının kaynağı : Muhammed Özkılınç